Vamık D. Volkan, M.D., DLFAPA, FACPsa.

 
 
 
 
 
 
 
 
TÜRKİYE'NİN BÜYÜK ÇATISI VE ORTAK AİDİYET ÇALIŞTAYI
 
 
 
Dedeman Oteli
27 Ocak 2009, İstanbul. 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Proje Koordinatörü:
EKOPOLİTİK
(Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Derneği) 
 
 
 
Keynote Speaker
Prof. Dr. Vamık D. VOLKAN
(Virginia Üniversitesi)
 
 
Oturum Başkanı:
Avni ÖZGÜREL
(Gazeteci-Yazar)
 
 
 
 
Katılımcılar:
 
Prof. Dr. Feroz AHMAD
(Yeditepe Üniversitesi-Uluslararası İlişkiler)
 
Cevat ÖNEŞ
(Eski MİT Müsteşar Yardımcısı) 
 
Prof. Dr. Fuat KEYMAN
(Koç Üniversitesi-Uluslararası İlişkiler)
 
Prof. Dr. Nur VERGİN
(İstanbul Üniversitesi-Sosyoloji)
 
Doç. Dr. Vedat BİLGİN
(Gazi Üniversitesi-İİBF)
 
Yrd. Doç. Dr. Durmuş HACAOĞLU
(İstanbul Üniversitesi-Felsefe)
 
Yrd. Doç. Dr. Mesut YEĞEN
(ODTÜ-Sosyoloji)
 
Altan TAN
(Yazar) 
 
İbrahim KALIN
(SETA Genel Koordinatörü)
 
Müfit YÜKSEL
(Araştırmacı-Yazar)
 
Bülent SOMAY
 
 
 
 
Gözlemciler:
 
 
A. Tarık ÇELENK
(Ekopolitik Genel Koordinatörü)
 
Murat SOFUOĞLU
(Ekopolitik Direktörü)
 
 
Sema SEZER
(ASAM Uzmanı)
 
 
Özler AYKAN
(Gazeteci-Yazar)
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ÇALIŞTAYDAN ÖZETLER: 
 
 
 
 
I. OTURUM:
 
TÜRKİYE'NİN ÇÖZÜLME KAYGISI VE SOSYO-PSİKOLOJİK KÖKENLERİ:
 
 
 
 
 
 
 
 
Oturum Başkanı: Avni Özgürel
 
Keynote Speaker: Prof. Dr. Vamık D. Volkan
 
Konuşmacılar:
 
Prof. Dr. Feroz Ahmad
Cevat Öneş
Prof. Dr. Fuat Keyman
Yrd. Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu
Yrd. Doç. Dr. Mesut Yeğen
Altan Tan
 
 
 
 
Alt Başlıklar:
 
- Türkiye'de büyük grup psikolojisi ve küçük gruplarla ilişkisi nasıldır?
- Paylaşılan travmalar ve aşağılanma duygusu büyük grup kimliğini nasıl etkiliyor?
- Yeni Türkiye'nin kimlik ve aidiyet meselesi nasıl tanımlanabilir? Etnik temelli aidiyet nasıl tanımlanabilir? Kürt meselesi ve benzer nitelikteki meseleler bu sorunun neresindedir?
- Gerilim yaşayan grupların temsilcileri biraraya nasıl gelebilir? Ne tür süreçler yaşarlar?
- Daha uyumlu adaptasyonlara karşı toplumda ne tür direnç noktaları oluşabilir?
- Din temelli kimlik algısının Türk sekülarizmi karşısındaki tecrübesi neye karşılık gelmektedir? Bu tecrübe ne tür sorunları beraberinde getirebilir?
 
 
 
 
 
 
 
AÇILIŞ KONUŞMASI: 
 
 
 
 
A. Tarık Çelenk:
 Saygıdeğer konuşmacılar ve değerli konuklarımız. Şu anda sizlerle birlikte olmanın onuruyla hepinize hoşgeldiniz diyorum.

Bugün günlük hayatımızı ve geleceğimizi geçmişteki büyük savaşlar kadar yaşanan bilimsel, ekonomik ve sonuçları politik olan devinimler etkilemekte ve yönetmektedir. Varoluştan bu yana tarihin şekillenmesinde insanın ne kadar büyük ve önemli rol oynadığı açıktır. İnsan yapıcı ve yıkıcı dürtülerinin motivasyonunun etkisi altında büyük toplumsal dönüşümleri gerçekleştirmiştir. Bu dönüşümler, bazen büyük medeniyetlerin inşası, bazen de büyük felaketlerin tezahürü şeklinde sonuçlanmıştır. Tarihçiler, sosyologlar, psikologlar ve genel anlamda toplumbilimciler, bu yapıcı ve yıkıcı süreçleri kendi yöntemleriyle anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmışlardır.
 
Burada bizler için önemli olan, süreçleri ve dönüşümleri ne kadar anlayabildiğimiz ve birlikte yaşadığımız insanlar için ne kadarını kontrollü ve sağlıklı bir şekilde örgütleyebildiğimizdir. Zannederim bizlerin yetişkin kuşaklar olarak coğrafyamızda şahit olduğumuz hadiselerin niteliği, farklı disiplinlerden gelen sosyal ve psikopatoloji bilimcilerin daha fazla ilgisini çekmektedir. Yaklaşık 1000 yıl önce Anadolumuzda oluşmaya başlayan dinamik kimlik oluşumunun ağırlık merkezi, Bizans deneyiminden de yararlanan Selçuklu ve Osmanlı tarihsel birikimi ile 18-19. yüzyıllara sayın Volkan’ın deyimiyle “büyük bir çadır” halinde girmişti. Günümüzde bu büyük çatının gölgesinin yok olduğu coğrafyalarda her türlü kargaşa ve istikrarsızlık hissedilirken kalan ana gövde Türkiye Cumhuriyeti ile temsil edilmektedir.

Bazı birliktelikler suni, içiçe geçmiş parçalar halinde şekillenirken bazı birliktelikler ise ortak bir kader anlayışı ile vücut bulur. Muhakkak ki müşterek bir çatı altında yaşanan, ortak zafer ve yaslarla da derinleşen Osmanlı kimliğinin parçalanması, bir Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun, çağımızda ise Sovyetler Birliği’nin veya Yugoslavya gibi sentetik yapıların dağılması ile tam benzeşmez.

Ekonomik ve politik olarak ayrışan söz konusu yapı sonrasındaki toplumların sosyal ve psikolojik açıdan ortak bir kimliğin sinyallerini bugün de verdiklerini gözlemleyebiliriz. Bu kapsamda ülkemiz güncelinde yaşanan kimlik-aidiyet ve toplumsal iletişim sorunlarının çözüm hipotezlerini, disiplinlerarası ve onarıcı bir yaklaşımla tartışmak bu toplantımızın ana konusudur. Bu platformun alışılagelenden farklı olarak, bilindiği üzere, psikanalitik ve nesne ilişkileri yaklaşımının sosyo-politik süreçlere katkısını tartışmaya açmaktır.

Siyasi karar alıcıların irrasyonel kararları tarihi etkilemiştir. Siyaset bilimciler bunları açıklayabilmek için bilişsel psikolojinin kavramlarını zaman zaman ödünç alarak kullanmışlardır. Psikodinamik yaklaşım ise karar vericilerin politik eylemlerinin irrasyonel boyutlarının anlaşılmasına dönük çalışmalara henüz yeterince yönelebilmiş değildir. Buna rağmen sayın Volkan, hepinizin bildiği gibi, psikanalitik-psikodinamik yaklaşımla birey-grup ilişkileri, politik saha çalışmaları ve bunların geliştirilmesi açısından çığır açıcı çalışmaları ile önemli uluslararası başarılara imza atmıştır.

“Türkiye’nin Büyük Çatısı ve Ortak Aidiyet” toplantımıza katılan farklı disiplinlerden akademisyen ve aydınlarımızın da ufuk açıcı çalışmalarına vurgu yapmak isterim. Türkiye’nin yaşanan gerçekliği dahilinde çalışma yapan bu saygın insanlarımızın değerlendirmeleri, Türkiye’deki ortak aidiyet tartışmalarının da önünü açacaktır. Karmaşık bir problemin çözümünde genelde arkaplandaki ayrıntılar karşımıza çıkar. Belki de toplumumuzdaki psikolojik kaygı, temel güven duygusu sarsıntısı ve takıntı eşiklerinin aşılması için bu ayrıntıların politik psikoloji rehberliğinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Umarız bu rehberlik toplantımıza katılan değerli aydınlarımızın buradaki öngörü ve önerileri ile daha da ayrı bir anlam kazanacaktır.

Sözlerime son verirken söz konusu duyarlılığı bizlerle paylaşan, bizleri kırmayıp yurtdışından ve yurtiçinden teşrif eden konuşmacı ve dinleyicilere şükranlarımı sunuyor, toplantımızın aks-ü amelinin sağduyu ile algılanacağına ve onarıcı süreçlerin hızlandırılmasına vesile olacağına inanıyorum. Saygılarımı sunarken sözü oturum başkanına bırakıyorum.
 
 
Avni Özgürel:
Hepiniz hoşgeldiniz. Öyle zannediyorum ki hepimiz gerek Vamık Volkan hocamızın ve gerekse diğer konuşmacıların değerlendirmelerini merakla bekliyoruz. Türkiye tarihsel süreç içerisinde önemli bir dönemeç noktasında. Hepimizin zihninde kimlikle ve kim olup olmadığımızla ilgili sorular var. Ben bu toplantı vesilesiyle geçmişte bu konularda önemli çalışmalara imza atmış iki önemli ismi, Mümtaz Turhan hocamızı ve Erol Güngör hocamızı anmayı da bir vefa borcu olarak görüyorum. Şimdi izninizle sözü Vamık Volkan hocamıza devrediyorum. Buyrun hocam.
 
 
Prof. Dr. Vamık D. Volkan:
Herkese günaydın. Önce Ekopolitik’e beni davet ettikleri için teşekkür ediyorum. Değerli bilimadamları; aslında sizler, Türkiye’deki konuları benden daha iyi biliyorsunuz. Bu nedenle sizden çok şey öğreneceğimi düşünüyorum. Bana verilen görev şu: Sabah oturumunda bazı psikopolitik konulardan söz edeceğim. Ben bu konulardan bahsederken, bunların Türkiye’ye nasıl yansıdığını da sizlere soracağım. Öğleden sonra da ne gibi şeylerin yapılabileceğini konuşacağız.

Önce şunu söylemek istiyorum: Toplumlardaki çatışmalar psikoloji nedeniyle ortaya çıkmaz. Ekonomik, politik veya başka nedenlerden dolayı olabilir. Bu gerçek süreçler nedeniyle problemler ortaya çıkar. Ondan sonra psikoloji bunlara bulaşır. Bir örnekle anlatayım: Benim bir arkadaşım vardı, kendisi Amerikan büyükelçisiydi. Bu kişi, Saddam Hüseyin Kuveyt’i işgal ettiği zaman, 7 ay orada kalmıştı. O diyor ki, diplomasi basketbola benzer. Bu oyunda takımlar karşılıklı basketler atıyor ve sonunda biri kazanıyor; diğeri de biraz atıyor ama daha çok atan kazanıyor. Düşünün ki bir fıçı zeytinyağını basketbol sahasına dökelim. O zaman basketbol oyunu karman çorman olur. Psikoloji bazen işe karışıyor ve toplumsal konuşmaları, planları bozuyor. İşte bizim işimiz o zeytinyağını silmektir. Ben şimdi bu zeytinyağından söz edeceğim; konumuz büyük grup kimliği.
 
Kimlik demek, öznel bir sezgiye sahip olmanız demektir. Mesela sizin karşınızdaki kişiye göre durumunuz değişiyor, ama siz sonuçta aynı kalıyorsunuz. İşte büyük grupların da bir kimliği var. Milyonlarca insan aynı şeyi hissediyor. Bu kişiler normalde birbirlerini görmüyorlar bile... Kendilerine bir isim veriyorlar, mesela biz Türk’üz, biz Kürt’üz, biz Polonyalıyız diyorlar. Etnik, dini, milli gruplar ve bazen de politik-ideolojik gruplar vardır. Bunlar insanda çocukluktan itibaren gelişen şeylerdir. Doğduğumuz zaman herşeye uyarız; ailemiz ve çevremizin etkisi altında bir büyük grup kimliğini alırız. Yani, biz bir çadıra giriyoruz; bu çadırın önemi tarihe ve doğduğumuz yere bağlıdır. Mesela eğer Haydarabad’da doğmuşsanız o zaman dine göre bir durumunuz olur. Mesela, Kıbrıs’ta doğmuşsanız dinle alakası olmaz durumunuzun, tamamen milli olur; ya Türk’sünüz ya da Rum’sunuz. Ülkelerde büyük grup kimlikleri vardır ve bunların bence en önemlisi etnik kimliktir. Çünkü etnik kimliğin bir tarihi var ve bu insanları birbirine bağlayan birşeydir. Biz bu kimliğe bir ad veriyoruz ve buna narsisistik bir yatırım yapıyoruz. Mesela, 'biz herkesten farklıyız' ve 'daha iyiyiz' gibi bir şey söylüyoruz.

Bakın aslında narsizmin kendisi fena bir şey değildir. Yani insanın kendisine sevgisi olmazsa bir şey de yapamaz. Bir liderin yeterince narsizmi olmazsa o iyi bir lider değildir. Böylece gruplarda da narsizm temelinde bir yatırım yapıyoruz. İnsanlarda ve kimlikte bazen abartılmış narsizm görülür. Büyük gruplarda da aynı şeyleri görüyoruz. Mesela, Sovyetler çöktükten sonra Ruslar’da abartılmış bir narsizm ortaya çıktı. Siz de Osmanlı çöktükten sonra abartılmış bir narsizm ortaya çıktı mı çıkmadı mı bir düşünün bakalım. Mesela, bir Türk dünyaya bedel lafı burada abartılmış bir narsizm örneğidir. Bu o zaman iyi miydi yoksa fena mıydı? Herşeyi tarihe göre anlamamız lazım. Bir imparatorluk çöküyor, beş milyon insan ölüyor, ama karizmatik bir lider çıkıyor, toplum toparlanıyor. Demek ki bu iyi bir şey. Yani özgüven vermek için bu şekilde bir süreç ortaya çıktı. Zaman geçtikçe gerçeği görmeye başladık ama... Batılılaşmaya başladık ve bir ölçüde batılılaştık; ama 2. derece. İşte o zaman da içimizde bir aşağılanma duygusu oluşmaya başladı.

Bazı toplumlar için yapılan ilmi deneyler ve çalışmalar var. Mesela, bu odadaki herkesi alalım ve size bir isim verelim: Ekopolitik Grubu. Ve Tarık’a grubun başı olma görevi veriyoruz. Tarık göreve başlıyor. Sonra görevi durduruyor ve lideri grubun içinden çıkarıyorum. O zaman bir deney yapıyoruz. Bu grupta lider yoksa iki tür olay ortaya çıkar. Birisi ‘narsisistik’ olaydır, diğeri de ‘paranoid’ olaydır. Birincisinde yeni bir lider bulursunuz; ortaya çıkan karmaşadan o liderin sizi kurtaracağına inanıyorsunuz. Veya paranoid bir durum ortaya çıkıyor; ortak düşmana karşı birleşelim fikrine sarılıyorsunuz. Elbette buradaki sınırlı sayıdaki insan için bu deneyi yapmak mümkün, ama mesela bir milyon insan için nasıl yapacaksınız? Biz bunun için de bazı yollar bulduk. Ben mesela 30 senedir bazı düşman grupları biraraya getirmek suretiyle çalışmalara devam ediyorum. Bunlar tabii yıllar süren süreçler. Mesela İsrailliler ile Araplar, Ruslar ile Amerikalılar, Hırvatlar ile Boşnaklar gibi. Bu adamlar diyelim üç ayda bir biraraya geldiklerinde konuşurken kendi gruplarının sözcüsü oluyorlar. O zaman, büyük grup hakkında bir fikriniz oluyor. Veya göçmenleri dinleyin, aslında onlar da sadece kendilerinden değil ‘biz’den bahsediyorlar.

Ben yaklaşık 10 yıl kadar Başkan Jimmy Carter ile çalıştım ve birçok dünya lideriyle görüştüm. Mesela Yaser Arafat ile Gorbaçov ile veya başka insanlarla konuştum. Toplumda bir kriz olduğunda ve siz o toplumun liderleriyle konuştuğunuzda yine o toplumun büyük grup kimliğine ilişkin birşeyler duyuyorsunuz. Bu şekilde yavaş yavaş ‘büyük grup psikolojisi’ diye bir şey geliştirmeye başladık. Bu büyük gruplarda kişilerde olduğu gibi gerilmeler oluyor. Hatta büyük gruplarda gerilmeler daha sık oluyor. Bence büyük gruplar daima gerileme içinde. Şahıslarda bunları aşacak psikoloji olabiliyor; ama toplumda bunlar da olmuyor. Türkiye’de gerileme var mı diye sorarsak benim dinlediklerimden anladığım evet var. Peki ne demek bu gerileme? Ben bunun işaretlerinden bazılarını sayacağım. Türkiye’ye yansımalarını da sizden öğrenmek istiyorum.

Birincisi, bir travma olduktan sonra halk bir lider etrafında birleşiyor. Hatırlayın, 11 Eylül’den sonra Bush’un bile aldığı destek oranı %90’lara çıkmıştı. Peki ne oluyor bu süreçte? Eğer lider gerçek ile fantaziyi ayıramazsa yeni bir süreç başlar. Bush ayıramadı. O zaman da toplumda bir ayrılık oluşuyor. Ya bu taraftasın ya da öbür tarafta. Bence Türkiye’de de toplumda büyük ayrımlar var. Bu süreçlerde dünyanın her yerinde “Biz kimiz?” suali ortaya çıkıyor. Bu sualle birlikte büyük gruplar değil de küçük etnik gruplar moda olmaya başladı. Aynı zamanda bu biz kimiz sorusu dine de karıştı. Tabii burada Amerika ile Sovyetler arasındaki yeşil kuşak sürecinin de etkisi çok oldu. Bu durum Türkiye’yi de etkiledi. Böylece biz kimiz sorusu etnik olmakla birlikte dini etkileri de taşıdı. Ortalık daha da karıştı. Türkiye’ye baktığınız zaman da hem dini hem de etnik parçalanmayı görüyorsunuz.

Bunun yanında toplumda ilkel mekanizmalar gelişiyor. Bunlar ‘içe alma’ ve ‘dışarı vurma’ mekanizmalarıdır. Birçok şeyi içimize alırken fena bulduğumuz şeyleri ise dışarı tükürürüz. Ancak insan geliştikçe bu gibi mekanizmalar daha aşağı iner. Eğer bu gerilme toplumda olursa toplumda şizofreni gibi bir durum ortaya çıkıyor. İşte o zaman ‘körü körüne inanç’ ortaya çıkıyor. İnsanlar o zaman liderin verdiği her propagandayı yiyor. Belki, şahıs olarak düşünebiliyorsunuz, ama grup olarak verilen herşeyi yiyorsunuz. İkincisi bunun yanında bir de paranoid reaksiyon veriyorsunuz toplum olarak. Mesela Arnavutluk’ta Enver Hoca vardı ve orada 7500 bunker vardı, havaalanında indiğiniz zaman görüyordunuz. Türkiye’de bu iki reaksiyonun nasıl olduğunu tartışmamız lazım.

Bu süreçte magical thought (sihirli düşünme) ortaya çıkıyor, tabii bunun da türleri var. Bununla birlikte bir de abartılmış fundamental din ortaya çıkıyor. Burada Amerika’daki din anlayışından bahsedeyim; oradaki din Avrupa’dakinden çok farklıdır. Avrupa çok uzun zamandır Hıristiyan olduğu için yavaş yavaş onu kültürel bir Hıristiyanlığa çevirmişlerdir. Ama Amerika’da böyle değildir. Her büyük grubun bir doğuşu vardır ve ona göre de bir psikolojisi vardır. Mesela, Amerika sentetik bir ülkedir ve dini olarak ve de ırkçılıkla doğmuştur. Amerika’nın %5’i abartılmış dini olan insanlardır.

Ondan sonra hudut problemleri ortaya çıkıyor. Her milletin kanuni hudutları var ve bu genelde kolaydır. Bir de psikolojik hudutlar var. Mesela türban meselesi bir hudut meselesidir. Yani biz kimiz ve buradaki hudut bizim kim olduğumuzu belirtiyor diyorsunuz. Ayrıca insanlarda confusion da artıyor. Mesela, birinin ailesinin bir parçasının kimliği farklı, diğerinin farklı oluyor; o zaman da confusion (karışma) ortaya çıkıyor. Düşünün ki, ülkemizde Türkler’le Kürtler evleniyorlar, onların çocukları kendilerini nasıl hissediyorlar, bunu da konuşmak lazım.

Toplumlarda gerileme oldu mu tarihin imgesi ortaya çıkıyor. Biz insan olarak gerileme hissettiğimizde, evimize gidip eskiden kalmış olan kimi şeyler ararız ve onunla bir çıkış yolu buluruz. Büyük gruplardan bahsediyorsak o zaman belki de milyonlarca insanın paylaştığı bir sosyal, politik süreçten bahsediyoruz demektir. İşte büyük gruplarda bir gerileme olduğu zaman onlar da tarihlerine dönüyorlar. Bugün Türkiye’de Ergenekon var, sanki başlangıcımızın uzantısı. Bununla birlikte gündeme seçilmiş travmalar giriyor. Kişisel olarak travma yaşadığımızda çocukluğumuza döneriz; toplum olarak travma yaşadığımızda ise tarihimize döneriz. Her büyük grubun yaşadığı trajediler vardır. Öyle şeyler oluyor ki siz yaşıyorsunuz ama akrabalarınız belki aileniz ölüyor ve sizde bir kabahatlik duygusu doğuyor, yaşama kabahati. Ve bu süreçleri yaşarken de düşmana assertive (kendini ortaya koyma) davranamıyorsunuz. Mesela, Gazze’de insanlar İsrail askerine bir şey yapamıyor ama yapmak istiyor; onun için herkes cebinde bir taş taşıyor ve bir İsrail askeri gördüğü zaman cebindeki taşa dokunup kendisini büyük grup kimliğinin bir parçası olarak hissediyor. Mesela, Kıbrıslı Türkler esaret altında yaşarken bir sürü kafes alıp içlerine kuşlar koyup, esaret altında olanın kendileri değil kuşlar olduğunu söyleyerek o zor günleri geçirdiler. Yani yas tutamıyorsunuz. Toplumsal olarak hepinizin yaşadığı bir olay var ve o olayın imajı sizin kimliğinizin bir markası oluyor. Yani yasını tutamadığınız süreçleri nesilden nesile aktarıyorsunuz, onlara aktardığınız ödevlerin hepsi o olayla ilgili. O olaydan sonra doğanların, normalde o olay hakkında bir fikirleri yok; ama onlara verilen ödevler onları da birbirine bağlıyor. Ve o olayın ismi bir damga gibi onların kimliğine vuruluyor. Toplumda bir gerileme oldu mu bu olay tekrar alevleniyor. İşte eski olaylarla ilgili duygular alevlendiğinde bugünkü çatışmalardan kaynaklanan duygular da alevleniyor ve bunlar birbiriyle birleşiyor. Biz buna ‘zaman çökmesi’ diyoruz. Zaman çökmesini ayırmadan bu işi yapamayız.

Bir de hak edilme ideolojileri (entitlement) ortaya çıkıyor. Felaketlerden sonra bir ideoloji ortaya çıkıyor. İnsanlar diyor ki, 'gelecekte bir gün, benden alınan şeyi geri alacağım, bu benim hakkım'. Mesela, Yunanlılar’ın ideolojisi var ya Megali İdea. Bu tür şeyler çok kötü sonuçlar doğurabilir. Bunun yanında bir de arınma, arındırma veya saflaştırma (purification) denilen durum ortaya çıkıyor. Mesela, yeni Türkiye doğduğunda bir saflaşma ve saflaştırma süreci ortaya çıktı. Fes yerine şapka kravat takmaya başladık; eski harfler yerine yeni harfler aldık vb. Bunlar arındırma süreciydi. Bana göre Türkiye’de şu anda yeni bir arındırma var ve bu yeni arındırma eski arındırmayı ortadan kaldırıyor. Bu doğru mu değil mi size soruyorum... Bu çok kötü bir şey! Bir de ırkçılık meselesi var ki bu parçalanma devam ettikçe ben ırkçılığın ortaya çıkmasından korkuyorum. O çıktı mı mahvoluruz! Sual bunu nasıl önleyeceğimizle ilgilidir. En son olarak da liderlerin şahsiyetlerinden bahsetmek istiyorum. Bir ülkede gerileme oldu mu liderin şahsiyeti çok önem kazanır. Bakın Amerika’da, Bush'un 8 yıllık başkanlığı süresince tüm dünya sıkıntı çekti; paranoid ve narsisistik karışımı bir psikolojiyle bu oldu. Şimdi ise Amerika’da bir mucize oldu, bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini henüz bilmiyoruz. Eğer gerçekleşirse Türkiye’ye de yansıyacaktır, ona göre hazırlanmak lazım. Sevdiğimiz şekildeki demokrasi tekrara dünyaya gelebilir. Liderin şahsiyeti gerilime giren toplumdaki süreçleri ya alevlendirir ya da onarır.

Ben sizlere kısaca bir özet yapmaya çalıştım. Daha sonra devam ederiz bu konulara. Teşekkür ederim. 
 
 
 
Prof. Dr. Feroz Ahmad:
Herşeyden önce burada İngilizce konuşmak istediğimi belirtmek istiyorum, böylesi daha rahat olacak. Sanıyorum buradaki hemen herkes de İngilizce biliyor. Zamanında Çetin Altan’ın kaleme aldığı bir makale okumuştum; Çetin Altan ‘İstanbul’da yaşamak için İngilizce bilmeniz gerek’ diye yazmıştı. Ben de sizden bu konuda anlayış bekliyorum.

Ben bugün buradayım ama kendilerini üstad olarak nitelediğim insanları dinlemek ve de ayrıca sizlerden birçok şey öğrenmek istiyorum. Yıllar önce “Turkey: The Quest for Identity?” (Kimlik Peşinde Türkiye) başlıklı bir kitap yazdığım doğrudur. O kitap genel tarihi yorumları ve ortalama kimlikle ilgili tartışmaları içeriyordu. Ve bunları da dolaylı olarak yapıyordu. Ben şimdi sizlere daha çok kendi tecrübemden bahsetmek istiyorum. Hindistan’ın ikiye bölünmesi ve Hindistan ile Pakistan diye iki ayrı ülkenin ortaya çıkış tecrübesinden bahsetmek istiyorum.

Türkiye’ye de daha önce gelmiştim ve burada pekçok şeyi tecrübe ettim. Türkiye’yi geç Osmanlı devleti veya modern Türk imparatorluğu olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır. Vamık Hoca’yla yapılan bir röportajı okuyunca onunla birtakım ortak durumlarımızın olduğunu farkettim. Her ikimiz de İngiliz kolonisinde doğmuş insanlarız. Benim doğduğum yer, ben doğduğum zaman Indian-Pakistan olarak adlandırılıyordu. Hindistan’da kalmayı seçmiş Müslümanlar olarak karşılaştığımız bir sorun vardı: Benim babam milliyetçi olmasına karşın Pakistan’a gitmemeye karar vermişti. O'nun ailesinden birçok kişi ise Pakistan’a gitmeye karar vermişti. İşte o zaman bizim ailemizde bir kimlik değişimi oluyordu. Bölünmeden önce Hindistan’daki Müslümanlar herşeyden önce ve ilk olarak Müslümanlardı. Ama Hindistan’da seküler bir cumhuriyet kurulduktan sonra bu ülkedeki Müslümanlar, ‘Müslüman Hintli’den ‘Hintli Müslüman’ kimliğine dönüşmüşlerdi. Yani Hintli Hıristiyanlar gibi önce Hintli olan Hintli Müslümanlar oldular. Bu, bugünün Hindistan’ında da henüz çözülememiş bir problemdir.
 
Pakistan’a baktığınız zaman bu ülke Müslümanlar için kurulmuş bir devletti. Ama baktığınız zaman 5-10 milyon Müslüman, Hindistan’dan Pakistan’a göç etmişti. Pakistan, aynen İsrail’in Yahudiler için bir devlet olarak kurulduğu gibi, Müslümanlar için kurulmuştu. Bu durumda Pakistan’daki tüm insanların otomatik olarak Pakistanlı Müslümanlar olması gerekiyordu. Pakistan’la ilgili birçok şey şimdi unutuldu. Ama Pakistan’ın kurucusu olan Muhammed Ali Cinnah, aslında seküler bir devlet kurmak istiyordu. Pakistan’ın kurulmasından kısa bir süre önce Cinnah, açıkladığı proposalda seküler kimliğe sahip bir devlet kurmak istediğini söylüyordu. Fakat bir süre sonra Cinnah öldü. Ben bir liderin toplumu için ne kadar önemli olduğunu, Cinnah’ın ölümünden sonraki sürece baktığım zaman görüyorum. Buradaki öğrencilerime ‘Mustafa Kemal’siz bir Türkiye düşünün bakalım’ diye soruyorum. Karizmatik ve bir devleti kuracak kapasiteye sahip olan bir lider olan Cinnah ölmüştü ve sonrasında işler ne kadar farklı bir hal aldı. Devlet kurmak bir bakıma kimlik inşa etmek gibidir; kimlik bu işin soyut yanıdır. Ve ancak eğitim yoluyla bu kimlik var olabilir. Hindistan ve Pakistan’da insanlar genellikle multiple (çoklu) kimliklere sahiptir. Mesela, Hindistan’da insanlar hem inançlı, hem yerel kast sistemine mensup, farklı dilleri konuşan ve farklı kültürlere sahip insanlardır. Aslında Hindistan da bütüncül ve tek bir devlet kurmak istemişti. Hindistan’ın bu konudaki şansı ise sahip olduğu liderdi: Nehru. O, Hindu dilini ulusal dil yapmak istiyordu. Fakat farklı dilleri kullanan insanlar 1950’lerin başında büyük gösteriler yaptılar. Bunun üzerine onların dilleri de kabul edildi. Bugün Hindistan federal bir yönetime sahiptir. Halbuki bir de Pakistan’daki iyi liderliğin olmadığı duruma bakın. Pakistan’da ise Urduca kabul ve empoze edildi. Halbuki bu dil Hindistan’ın kullandığı bir dildi. Fakat farklı diller kullananların bunu reddetmeleriyle uzun süren sıkıntılar hala yaşanmakta. İşte buradaki farkı yaratan şey liderlikti.

Bugün için, Hindistan ve Pakistan’daki insanlar için bölgesel dini duygular milliyetçi duygulardan sanki daha önde gibi. Bunun örneğini Londra’da görmüştüm. Tabii ki din tek başına bir ülkeyi birarada tutmak için yeterli olamaz. Bakın Pakistan 1971’de bu sebeple bölündü ve Bangladeş diye bir ülke ortaya çıktı. Hindistan ise Nehru gibi liderler sayesinde bugün hala tek bir bütün. Orada federal (bölgesel) bir yapılanma var ve insanlar kendi kültürlerini yaşayabiliyorlar. Bölgesel kimlikler bölgelerin isimlerinde bile farkedilebilir bir noktaya gelmiştir Hindistan’da. Ama tabii ki bu tehlikeli bir süreçtir. Mesela, Hindistan’ın kimi bölgesel yönetimleri, diğer bölgelerden insanların kendi bölgelerine gelmesini ve çalışmasını istemiyorlar. Ayrıca Hindistan’da bir Hintli kimliği yaratmayı kendine hedef edinmiş partiler vardır. Partilerin yaşadığı süreçlerde bu kimlikle ilgili durumların önemi büyüktür. Bu sebeple önümüzdeki mayıs ayında yapılacak seçimleri dikkatle takip etmeliyiz. Eğer BJP (Baharatiya Janata Party – Hindistan Halk Partisi) iktidara gelirse birtakım şeyler daha zor olacaktır.

Ben, 1968’de Londra’ya gittiğimde özellikle göçmenlerin başını çektiği kimlikle ilgili isyanlar başlıyordu. Galler ve İskoçya’da bölgesel kimliklerle ilgili süreçler işliyordu. Ancak İngilizler şemsiye bir kimlik üretmeye çalıştılar, böylelikle herkesi birarada tutabileceklerdi. Herkes Britanyalı olarak nitelendi. Bir Asyalı Britanyalı'ydı, bir Gallerli Britanyalı'ydı, bir Afrikalı Britanyalı'ydı. Bu noktada aklıma Pakistanlı kadın bir komedyen geldi. O'nun anlattığı bir hikaye vardı: İskoçya’da bir kafeye gitmiş. İnsanlar onunla konuşmaya başlamış. O'na kim olduğunu sormuşlar. O da ‘İskoçyalıyım’ demiş. O'na ‘İskoçyalı gibi gözükmüyorsun’ demişler. O da ‘Benim annem ve babam Pakistanlı ve oradan gelmişler; ama ben Glascow’da doğup burada büyüdüm’ demiş. O zaman bir adam demiş ki, Celtic’li misin yoksa Rangers’lı mı? İşte gerçek anlamda bir kimliğe sahip olmak biraz da böyle birşeydir. Yabancı ülkeden gelip Türk olmuş birinin Fenerbahçe veya Galatasaray’ı tutması gibi bir şey.

1966’da Amerika’ya gittim. Aynı problemler orada da vardı. 1950’lerin ortalarına kadar Amerika’daki ana kimliğin taşıyıcı unsurları WASP (white-anglosaxon-protestant) idi. Eğer siz siyah iseniz, İtalyan veya İrlandalı iseniz veya Katolik iseniz gerçek bir Amerikalı değilsiniz demektir. Ancak tabii bunlar değişiyor. 1960’larda ise artık bu kimlikler birbirine karışmaya başladı. Artık siz Afrikan-Amerikan veya Türk-Amerikan veya Ermeni-Amerikan olabilirsiniz. Ben mesela Miami’ye gittiğimde çalışmak isteyenlere İspanyolca bilip bilmedikleri soruluyordu. Eğer bilmiyorsanız işi almanız da zor oluyordu.

Bana öyle geliyor ki, bu kimlik meselesini aşabilmenin yolu esnek (flexible) olmaktan geçiyor. Yani meşe ağacı gibi olmaktansa bambu gibi olmak. Çünkü bambu kolay dağılır gibi gözükür ama kolay parçalanmaz, çünkü esnektir. Eğer esnek olmazsanız işiniz zorlaşır. Esneklik anlamında Britanya'yı, ABD’yi düşünebilirsiniz; Fransa veya Almanya ise bu süreçleri öğreniyor. Şimdilik ben burada nokta koymuş olayım. Çok teşekkür ediyorum.
 
 
 
Cevat Öneş:
Sayın Başkan, değerli konuklar; Türkiye’nin değişim ve gelişim sürecinde temel sorunların çözümüne katkıda bulunabilecek düşünce üreticileri hayati önem kazanmıştır. Burada değerli akademisyenlerin açıklamaları da gösteriyor ki yaşadığımız süreç içerisinde Türkiye’nin evrensel normlar çerçevesinde gelişimi için çağdaş, bilimsel ve insani ülküler doğrultusunda hareket etmesi gerekmektedir. Onun için burada yapılan açıklamalar, siyaset nezdinde de dikkate alınması gereken hususlardır. Benim farklı alanlardan gelen akademisyen ve uzmanlar arasında siyaset, sosyoloji ve psikoloji zemininde açıklamalar yapmam doğru olmayacaktır. Türkiye’nin temel meselelerinin çözüme kavuşturulması sürecinde, bu büyük grup kimliği ile diğer kimlikler arasındaki denklemleri, direnç noktalarını, seküler ve dini yaşam tarzları arasındaki ilişkileri ve bunların siyaset yapımına olan etkilerini gözardı etmek mümkün değildir.

Öncelikle insanımızın kültürel farklılıklarıyla beraber birlikte yaşam isteğine ve dayanışma yaratma potansiyelinin varlığına dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Bugün de o bakımdan çok umutluyuz. Osmanlı’dan gelen ve Cumhuriyet sürecinde de devam etmekte olan bu yapı, çözüm çalışmalarında temel unsur olarak öncelikle önemlidir. Toplumsal katmanların farklılıkları olmasına karşın beraber yaşam iradesini unutmamalıyız. Tarihsel kırılma noktalarımızın olduğunu biliyoruz. Örneğin, Osmanlı’nın büyümesi, genişlemesi durumunda yarattığı travmalar, ciddi boyutlarda meseleler ortaya çıkardı ve bunların bazısı hala devam ediyor. Osmanlı sürecinde Alevilerin uğradığı mağduriyet bugüne de bir şekilde hissedilmektedir. Osmanlı Devleti'nin parçalanması halen devam eden sorunları, devam eden travmaları ortaya çıkardı. Balkanlar’dan, Kafkaslar’dan göçler meselesi halen devam eden sorunlardır. Ermeni tehciri halen çözemedeğimiz bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Anadolu’nun işgali, çok önemli engeller ve travmalar yarattı. 1924’teki mübadele meselesi, Varlık Vergisi meselesi, Cumhuriyet dönemindeki isyanlar meselesi, 1960 ihtilali, 12 Mart 1971 müdahalesi, 12 Eylül 1980 darbesi ve benzeri çok önemli toplumsal olaylar içerisinde meydana gelen ve halen izlerini ortadan kaldıramadığımız çatışmalar yaşadık. Kimlik üzerinden yapılan işler, zamanla siyasetin kullandığı araçlar haline dönüştürüldü. Bu durumda parçalanmış, bütünleşmeyi engelleyen genel bir psikolojik durumdan da söz edebiliriz. Ben, buna derinlik kazanamayan, olması gereken çözüm araçlarını kullanamayan ve çağdışı zeminlere kapı açan siyaset anlayışı olarak bakıyorum. Dolayısıyla, siyasetimizin derinleştirilmesi gerekmektedir. Yani bilimsel yöntemlere dayanan çözüm yaklaşımlarına ihtiyacımız öncelikli bir ihtiyaçtır. Türk siyasetinde demokrasi kavramı ve bu minvaldeki temel parametreler, evrensel gelişmelere tam olarak uyum sağlayamamıştır. Zamanın imkanlarını da yeterince iyi kullanamamaktadır. Küresel, bölgesel ve ulusal koşullar çözüm üretme şartlarını ve imkanlarını yeniden üretmeyi de mümkün kılmaktadır. Farklılıklarımızın zenginliği içinde bütünlüğü yaratabilmek imkanlarına sahibiz. Teşekkür ediyorum.
 
 
 
Prof. Dr. Fuat Keyman:
Bugünün Türkiye’sinde, daha güvenli, daha istikrarlı ve birlikte yaşanabilir bir toplum yaratmak için bu tür toplantılar ve çalışmalar çok önemli. Bu yüzden ben öncelikle Ekonomi ve Politika Araştırmaları Merkezi’ne beni davet ettiği ve bu önemli konuyu gündeme taşıdığı için teşekkür etmek istiyorum.

Son on yıldır Türkiye üzerine yaptığım çeşitli çalışmalar sonucunda bugün geldiğim nokta şudur: Bugün Türkiye’nin iki temel sorusu/sorunu vardır. Bunlardan biri insani amaca yönelik olan sürdürülebilir ekonomik kalkınmadır. Diğeri ise birlikte yaşamadır. Birlikte yaşamanın güçlendirilmesi önemli bir meseledir. Bu ikisi birbirleriyle ilişkili sorular ve sorunlardır. Öncelikle bu soruların nasıl oluştuğunun anlaşılması gerekmektedir. Bu noktada Vamık Bey’e katılarak şunu söyleyeyim; hakikaten de, psikoloji sahadaki zeytinyağı gibi zemini kayganlaştırıcı bir etki yapabilir, ancak bundan başka mesela güvenlik, birarada yaşama sorunları ve kamusal alana ilişkin kimi sorunlar da zeytinyağı gibi işlev görebilir. Bu zeytinyağının temizlenebilmesi ve sürdürülebilir ekonomik kalkınma ile birlikte yaşamanın güçlendirilmesinin anahtarı bana göre demokratikleşmedir.

Birlikte yaşama alanına ilişkin sorunlar sadece Türkiye’ye has değildir; dünyanın farklı yerlerinde benzer sıkıntılar söz konusudur. Burada sorunu anlamak (yani onun içine girmek) ve karşılaştırmalı bakmak ve diğer ülkelerin deneyimlerinden öğrenmek durumundayız. Bu tür bir çalışmayı ben yapıyorum. Bir toplum içinde farklılıklar nasıl yaşayabilir sorusuna şu dört model ile cevap buluyorum. Bu modellerin biri (1) asimilasyon ve entegrasyon modelidir. Yani abartılmış narsizmle etrafa bakan bir büyük kimlik içinde farklılıkları kendine benzeştirmek veya buharlaştırmak. Diğer model (2) gettolaşma ve segregasyon dediğimiz ise büyük kimliği güçlü kılıp diğer kimlikleri köşelere atıp susturmak, marjinalize etmektir. (3) Bir diğer modelde ise esas kimlik kendisinden farklı olan kimliklere toleranslı bakar ve onlara yaşama alanı sağlar. Son model ise (4) birlikte yaşama modelidir. Sadece esas kimliğin değil, bir toplumdaki farklı kimliklerin yaşayabilmesine yönelik bir anlayıştır. Tabii bunun içinde tolerans, işbirliği ve entegrasyon var. Ayrıca öteki kimliği hem eleştirmek hem de ona karşı sorumluluk hissetmek de çok önemli. Birlikte yaşama, diğer modellerden farklı olarak tüm toplumda güvenliği sağlama imkanına sahiptir.

Türkiye, İmparatorluktan Ulus Devlete geçiş döneminden, 1980 ve 1990’lara kadar, Türkiye’de asimilasyon-entegrasyon modeli tercih edilmiştir. Türk modernleşmesi bağlamında bakarsanız, Türkiye’de tercih edilen şey asimilasyon olmuştur genel anlamda. 1923-1930 dönemindeki güçlü liderliğin de yardımıyla bu süreç uzun süre devam etmiştir. Fakat 1990’lardan itibaren asimilasyona dayalı sürecin giderek zayıfladığını, temellerinin sarsıldığını ve küreselleşme ile Avrupalılaşmanın da etkisiyle toplumda çok önemli yarıkların ortaya çıktığını görüyoruz. Bu yarıkların birincisi ve en önemlisi etnik temelde olan Kürt sorunudur. Bu sorunu Türkiye’nin asimilasyon dışında farklı bir modelle çözmesi artık bir zorunluluktur. İkincisi azınlıklar ile ilgili süreçtir. Üçüncüsü kadınlarla ilgili süreçtir. Dördüncüsü de Aleviler ile ilgili olandır. Bu kırılma ve yarıklar ortaya çıkmaya başlayınca Türkiye’de üç tane olasılık gündeme geldi. Bu olasılıkları eşzamanlı yaşıyoruz ve bizim hangisini tercih edeceğimiz Türkiye’nin geleceğini bağlayacaktır. Bunlardan bir tanesi segregasyon ve gettolaşmadır. İkincisi Türkiye belki segregasyona ve gettolaşmaya gitmez ama toleransı tercih edebilir. Bana kalırsa TRT Şeş bunlardan bir tanesidir. Üçüncüsü ise daha zor olan ama üzerinde uğraşmamız gereken birlikte yaşama modelidir. Bu modelle Türkiye’de genel güvenlik daha iyi bir biçimde sağlanabilir. Türkiye bu tercihlerden birini seçecektir; benim tercihim birlikte yaşamanın bir model olarak tercih edilmesidir. Peki bu nasıl olur?

Bizim bugün yaşadığımız sorunlar tarihte karşılaştığımız ve sonra yeniden üretilmiş olan sorunlardır. Asimilasyondan uzaklaşıp birlikte yaşama modeline nasıl yaklaşırız diye baktığımızda orada psikolojiden ziyade sosyolojik ve siyasal bir çözümleme yapmamız gerekiyor. Bu çözümlemeyi yaparken hem iç faktörleri hem de küresel dinamikleri gözönüne almamız gerekiyor. Asimilasyon süreçlerinin önceleri kabul edilmesi ama şimdilerde bunun çatlaması, bizim 1923’lerden bu yana yani ulus devlete geçişimizden itibaren yaşadığımız temel bir sorundur. Bu sorunu Türkiye hala çözememiştir. Nedir bu sorun peki?

Cambridge Üniversitesi yayınlarından, Türkiye tarihi ile ilgili çıkan yeni bir seri var, dört kitaptan oluşuyor; onların 4. kitabı ‘Modern Türkiye’ adıyla çıktı. Amerika’da yaşayan ve önemli tarihçilerimizden olan Reşat Kasaba tarafından derlenmiştir. Orada yapılan değerlendirmeyi, ki ben buna katılıyorum, sizinle paylaşacağım. Türkiye’nin modernleşme projesi ‘ikili bir modernleşme’ yapısına sahiptir. Türkiye’nin modernleşme tarihi de iki kutuplu bir siyasal modernleşme tarihi olarak okunabilir. Bu kutuplardan bir tanesi 1923’lerden bugüne kadar süregelen devletmerkezci, çağdaşlaşmacı, ulusal hukuka ve ulusal kimliğe dayalı, yani bir ulus inşasına dayalı olan modernleşme programıdır. Devlet olarak başlayıp, toplumun dönüşümüne giden ama esas olarak antropolojik olarak da baktığımız zaman, Türkiye’nin ulus devletini, bürokrasisini, kalkınmasını modernleştiren bir yapıdır. Fakat bir de öbür Türkiye, yani toplum vardır. İkili yapının diğer kutubu ise toplumsal yapıdır. Burada bir modernleşme sorunu vardır; mesela Şerif Mardin buna ‘sosyal ethos sorunu’ der. Yani siyasi anlamda modernleşmeye geçiş, modern bir toplum yaratmamıştır. O yüzden de Türkiye tarihi bu iki kutup içinde gider. Siyasal modernleşme devlet temelinde ve kurumsaldır, bunun karşısında da toplum. Bugüne kadar da bu sosyal ethos sorunu da çözülememiştir. İlk dönemlerdeki çözülüş abartılı narsizmle olmuştur ve başarılıdır. Bu bağlamda Vamık Bey’e katılıyorum, bu kötü bir şey değildir. Yani başarılı bir vizyoner lider vardır ve başarılı bir ulus devlete geçiş vardır, başarılı bir kurumsallaşma vardır. Mesela, Andrew Mango’nun ‘Atatürk’ kitabı bu bakımdan çok aydınlatıcıdır. Ama toplumsal dönüşüm sağlanamamıştır.

Toplumun dönüşümü sadece devletin dönüşümü ile olmamaktadır. Toplumun dönüşümü aynı zamanda küresel süreçlerin, güçlerin dönüşümüyle de olmaktadır. Çünkü dünyadaki yeni sınıfların ortaya çıkışı, yeni katmanların şekillenişi ve yeni taleplerin, farklı taleplerin ortaya çıkışı toplumsal dönüşümü de etkilemektedir. O yüzden de üç boyutlu düşünmemiz gerekiyor. Yani bir tarafta devlet ve toplumsal yapı gibi ikili bir yapı var; ama toplumun dönüşümü de sadece devletle ilgili değil, başka faktörler de var. Benim yaptığım çalışmalarda da ortaya koymaya çalıştığım gibi, toplumdaki dönüşümün öncelikli boyutu demokratikleşme ile mümkün oluyor. Burada 1945’le birlikte çok partili hayat ve Adalet Partisi tecrübesi önemlidir. İkincisi de 1980’lerle birlikte küreselleşme yoluyla ciddi bir değişim oluyor. Anadolu’nun değişmeye başlaması, yeni sınıfların ortaya çıkışı, Anavatan Partisi’nin ve AKP’nin oluşumu da bu süreçle izlenebilir. Ve 2000’li yıllardan bugüne kadar olan Avrupalılaşma süreci. Kopenhag siyasi kriterleri ve diğer reformlar, 1945’ten bugüne kadar kesintilere rağmen demokratikleşme sürecinin geldiği noktayı işaret ediyor. Bu demokratikleşme sürecinde toplum hem yerelleşiyor, hem dinamikleşiyor zenginleşiyor, hem de küreselleşiyor; ve artık asimilasyonist modeli kabul etmiyor. Buradaki kırıklardan çok önemli talepler çıkıyor. Kürt sorunu bunun birincisidir, İslam’ın yükselmesi ve çok boyutlu bir hale gelmesi ikincisidir, kadın meselesi üçüncüsüdür, azınlıklar dördüncüsüdür, Aleviler beşincisidir vs. diye devam edebiliriz. İşte bu yarıkları nasıl çözebileceğiz sorusuyla her toplum gibi biz de karşı karşıya kalıyoruz.

Artık Türk modernleşmesi çatlamıştır ve bu ikili yapıyı birleştirmek durumundadır. Bu yarıklardan aynı zamanda ışık girmektedir. Birlikte yaşama tam da burada önem kazanıyor. Tüm bu çatlaklarda toplumsal kimlik sorunu ön plana çıkıyor. Farklı kimlikleri birarada yaşatma süreciyle karşı karşıyayız. Vamık Bey’in de psikoloji zemininde çok güzel bir biçimde açımladığı gibi, bu asimilasyonist yapı çatladı ve şimdi kimlikler arasında ilişki kurmak durumundayız. Ancak unutmayalım ki, kimlik talebi aynılık üzerine yapılmaz; kimlik talebi farklılık üzerine yapılır. Yani bir Kürt kimlik talebi yaptığı zaman 'ben sizinle aynıyım' demez; 'ben kendimle aynıyım' yani 'sizden farklıyım' der. Bir kadın, kendiyle ilgili bir talep ortaya koyduğunda kadın-erkek eşitliği kadar kadın-erkek farklılığına da vurgu yapar. Aynı şey bir gayrimüslim için de geçerlidir. Ancak burada şu sorunla karşılaşırız: Farklılık son kertede parçalanmaya götürür. O halde asıl sorumuz şu olur: Nasıl hem farklılık taleplerini kabul edeceğiz, hem de bu farklılık taleplerinin parçalanmaya gitmesini engelleyeceğiz? Yani farklılık talepleri arasında bir birliktelik sağlayacağız. İşte burada demokratikleşme bence çok önemli.

Biz Kürtlerden birlikte yaşamayı bekleyebiliriz, ama bunu tek başlarına yapmalarını bekleyemeyiz. Türklerden de Kürtler ile birlikte yaşamalarını tek başlarına bekleyemeyiz. Kimlikler kendi içinde ne iyidir, ne de kötüdür; kimlikler sosyolojiktir. Hem farklılık taleplerini karşılayıp hem de parçalanmadan birarada yaşamayı başarabilmenin anahtara kavramı ‘sosyal sermayedir’. Yani farklılıkların birlikte yaşayacağı örgütsel ortamı yaratmak gerekir. Farklılıklar, kendi içlerinde güven yaratırken diğer kimliklerle aynı güveni yaratamazlar; o yüzden de burada üçüncü bir aktöre ihtiyaç vardır. İşte bu üçüncü aktör, sosyal sermaye dediğimiz, ‘sivil toplumdur’. Türkiye’de sivil toplumun değeri yeterince anlaşılamadığı gibi yeterince çalışılmamıştır da. Yani sivil toplumun Türkiye için önemi henüz tam olarak algılanmamıştır. Sivil toplum toplumsal güvenin de anahtar öznesidir. Dünyadaki tüm örneklerin de bize gösterdiği gibi, sivil toplumun geliştiği her yerde toplumsal güven artar. Zira sivil toplum, belli bir sorun etrafında farklı kimlikleirn biraraya gelerek o sorunu çözme yolunda gönüllü olarak tartışması demektir. İnsanlar bu süreçte kendi kimliklerinden ziyade, ama onlarla birlikte, belli bir sorunu çözmek üzere müzakere etmeye başlar. Dolayısıyla, sivil toplum ne kadar gelişirse tikele dönük değil birlikte yaşamaya dönük faktörler de artar. Bundan dolayı örgütlü toplum tüm bu süreçlerin anahtar kavramıdır. Eğer sivil toplum tek başına kendini güçlendiremiyorsa o zaman devlet burada yardımcı olarak devreye girer. Biz buna ‘katılımcı demokrasi’ diyoruz. Ne kadar farklı kimlik için katılıma imkan verilirse sivil toplum o kadar güçlenir.

Türkiye’deki kültürel ortam kötü değildir ve bu yüzden sorunlarımızı kültürel temelde çözemeyiz.Yani Türkler kültürel olarak kötü oldukları için muhafazakar oluyorlar demek yanlıştır. Şu soruyu sormamız lazım: Hangi mekanizmaları hayata geçirirsek o mekanizmalar sayesinde farklılıklar arasında birlikte yaşama modelini kurumlar yoluyla gerçekleştirebiliriz. O yüzden örgütlü toplumdan ve sivil toplumdan kopmamamız lazım.Tocqueville’in de söylediği gibi, bir toplum ne kadar örgütlüyse o toplumda o kadar genel güvenlik vardır. Örgütlü toplum ne kadar zayıfsa cemaatçilik o kadar çok olur. O yüzden birlikte yaşamak esas modeldir. Bu alanı güçlendirmemiz lazımdır. Bunun yolu da demokratikleşmeden geçmektedir. Buna hizmet eden bu gibi toplantılar ve benzeri çalışma ve gayretler çok önemlidir. Hepinize teşekkür ediyorum.
 
 
 
Yrd. Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu:
Sayın Başkan, kıymetli hocalarım ve meslektaşlarım, Ekopolitik’in değerli koordinatörü Tarık Çelenk ve kıymetli misafirler.

Ekopolitik ile aşağı yukarı 2005 yılından bu yana belli bir münasebetim oldu. İyi tanıdığım ve iyi çalışmalar yapan bir kuruluş. Bugüne kadar çok önemli ve dikkate değer konuları ele aldılar, bu da onlardan birisi. Başlık çok dikkatimi çekti, Türkiye’nin büyük çatısı ve ortak aidiyet... Demek ki, ortada bir sorun var; üzerlerindeki çatının uçmuş olduğu bir insan topluluğundan bahsediyoruz demek ki. Burada bir soru var ki cevap da aranıyor. Ben de kendi alanım olan felsefeden meseleye bakmaya çalışacağım.

İnsan ‘Bu nedir?’ diye sorduğu anda zaten felsefe yapmaya başlamış demektir. Baktığınız zaman felsefenin bir cevap bulma sanatı değil de başlı başına bir arama eylemi olduğunu söyleyebiliriz. Heidegger’in Leibniz’den alıp sorduğu bir soru vardır: Neden var olan vardır da yok olan var değildir? Aslında metafiziğin merkez sorusu budur. Biz de şimdi kim olduğumuzu soruyoruz; daha önce bu noktada o kadar emindik ki bu soruyu sormuyorduk. Bu soruyu sormamızın zamanının gelmesi için bir travma geçirmemiz gerekiyordu. İnsanların çoğu kendilerinin ne olduğunu tasvir etmez de dışarıdakiler onlara isim verirler. Yani, mesela birileri onlara 'Türk' der, onlar da bunu benimserler. Buradaki başlık "Türkiye’nin büyük çatısı" bizim başımızdan çoktan uçmuştur. Bizim devletimizle milletimiz arasında (olumsuz da olsa) kati bir mukavele vardı. Yani, devletle toplumun ortak değerleri aynıydı. Batılılaşma ise devletin tek taraflı olarak hareket etmesiyle bizim üzerimizdeki çatının uçmasına neden oldu.

Bizim problemlerimiz 1. Abdülhamit ile başlar. Hani modernleşme projeleri çöktü deniyor ya, modernleşme hiçbir zaman başlamadı ki... Modernleşmenin babası Bacon’dır, O'nu veya Descartes’i bilmeyen insanların, modernleşme hakkında nasıl konuşabildiklerine şaşırıyorum. Eğer siz modernleşmiş ülkelerin son üretim bandındaki üretimlerini alıp birşeyler yapıyorsanız buna lümpen modernleşme denir. Bir üretim bandının yüzüncü sırasında karşımıza cep telefonu çıkıyor ama onun arkasında doksan dokuz aşama var. Bir cep telefonunun arkasında birçok filozof var aslında. Biz yüzüncü bandın ürünü olan bir ürünü parasını verip aldığımızda modern olacağımızı sanıyoruz. Buna gerçek modernler de gülüyor sadece. Modernite o yüz bandın yüzüne de vakıf olmaktır. Aynı şeyi bir anne evlat ilişkisi için de düşünebilirsiniz; birçok safhadan sonra evlat dünyaya getiren ve onu büyütmek için de birçok zahmete katlanan bir anne o evladın sahibidir. Modernite de böyledir. Mesela diyoruz ki, biz Avrupa Birliği’ne girmek istiyoruz; peki bizim AB’de neyimiz var? Orası bize ait olmayan bir dünyadır halbuki. Kendimizi kaybedince orada kendimizi bulmaya çalışıyoruz. Biz, 200 yıldır kendimize ait olmayan bir dünyada yaşamaya çalışıyoruz. Bize ait olmayan bir rüya görmeye çalışıyoruz. Avrupalının da aklına Türk deyince öcü geliyor, zira arada 1600 yıllık kan davası var.

Batı’ya ait olan herşey Yunan ve Roma ile başlar, onlara düşman olan herkes Batı’nın da düşmanıdır. Onun için Fransızlar diyorlar ki, 'Almanlar Roma’nın yıkılmasında çok etken oldukları için hakiki Avrupalı sayılmazlar'. Ruslar da Avrupalı sayılmazlar, hem de Hıristiyanlığın kahraman şövalyesi ünvanına sahip olmalarına rağmen, zira onlar Osmanlı’nın gücünü zayıflatmışlardı. Yani Avrupa’da toprağınızın olması sizi Avrupalı yapmaz. Avrupa Hıristiyanlık, Roma ve Yunan’ın birleşimidir; sizin ona bir şey katmanız onunla ünsiyet kurmanız lazımdır ki, Avrupalı olabilesiniz. Kaldı ki, bu adamlar kolonyalizmin babasıdır; yoksulluğu kendi yaşamı için zaruri kılan kapitalizmin de mimarıdır. Demokrasi, hak hukuk vb. söylemler ezilen toplumlar için Avrupalıların söyleminden başka bir şey de değildir. Biz de kalkıp buna modernite diyoruz. Halbuki bu modernite değildir. Modernite, bilim yoluyla dünyayı değiştirmektir. Tabiatın efendisi olan ve ona hükmeden insan. Neyle peki, bilgiyle; zira bilgi güçtür. Eğer bilgiyi güç olarak kullanırsan tabiata hükmedersin, tabiata hükmeden dünyaya da hükmeder. Eğer Descartes, Locke, Bacon yoksa aydınlanma da yoktur, modernite de yoktur. Aydınlanma Hegel ile bitmiş olan bir süreçtir. Ama etkileri günümüze elbette gelmiştir. Şimdi diyorlar ki, Cumhuriyet aydınlanması. Peki bu aydınlanmanın Rousseau’su var mı, Kant’ı var mı, Hegel’i var mı? Yok! Nasıl bir aydınlanma peki bu? Kendi kendine bir şey söylemekle bir şey olduğunu sanmak bir illüzyondan başka bir şey değildir. Bir kediye kaplan deyince kaplan olmuyor, bir profesöre de profesör demek onu öyle yapmıyor. Aynı şekilde ulus devlet demekle ulus olunmuyor.

Diğer bir soruya bakarsak, biz kimiz sorusunun cevabını tam olarak bilmiyoruz. Bizim birçok aydınımız var belki ama bizim milli entelijensiyamız yok. Bizim bir aydınlar gündemimiz yok. Bizim marksist olduğunu söyleyen ama marksist felsefeden bir şerh bile koyamayan ‘birinci sınıf’ marksistlerimiz var. Bizim marksistlerimiz bir noktadan sonra liberal oluyor. Düşünün ki, bize kim olduğumuzu söyleyecek olan aydınlarımız bu durumda. Hegel der ki, 'felsefenin cevaplayamadığı soru yanlış sorudur'. Biz kimiz sorusu doğru bir sorudur; ama biz cevabını bulamıyorsak bunu bir düşünmemiz gerekir. Renan milleti bir aileye benzetir; ben de bunu biraz şerh ederek milleti büyük bir aileye benzetiyorum. Burada iki hususu öne çıkarıyor millet için: ‘Birlikte geçmiş bir tarihi aynı şekilde kucaklamak’ ve ‘birlikte bir gelecek tasavvuruna sahip olmak.’ İşte o zaman millet olur. Eğer biz Türkler ve Kürtler birlikte bir gelecek tasavvuruna sahipsek problem yoktur. Ama problem tam da budur. Bana kalırsa, biz bunu demokrasi ile halledemeyiz; demokrasi halklar arasındaki problemleri halledemez. Demokrasi, mahiyeti gereği bir ülke içinde birden fazla halkı kaldırmaz. Demokrasi, mahiyeti gereği üniform, homojen ve tek bir halk için olur. Az önce, Fuat Keyman çok doğru bir şey söyledi: Farklılıklar parçalanmaya götürebilir. Aile demek kazanımlarda, galibiyetlerde, refahta pay almak, paylaşmak demek değildir; tam tersi hüzünde, felakette ve kayıpta bir olabilmek demektir. O zaman millet olursun. Eğer bir ülke bir meselede tek bir kamuoyu haline gelebiliyorsa o bir millettir; eğer iki kamuoyu doğuyorsa orada süreç farklıdır.

Sağlıklı bir devlet-toplum ilişkisi, bir toplumun asli mukavele dediğimiz ve içiçe geçmiş olan, birlikte yaptıkları toplumsal bir sözleşme ve ayrıca bir siyaset sözleşmesi olmak üzere iki ayrı sözleşmeden müteşekkil asli bir mukavele ile olur. İnsanlar bu sözleşmeye sadakat gösterdikleri sürece bir büyük aile olarak yola devam ederler. Bizim klasik geleneğimizde hukuku devlet yapmazdı, hukuk sivil alanda yapılırdı. Yani, hukuku şeriat yapar, devlet bunu uygulardı. Siyasi irade hukuk yapamaz.

Uzun bir süredir birlikte yaşamak konusuyla ilgili olarak İbn Haldun’un kurucu asabiyet teorisini düşünüyorum. Bana göre O, İslam dünyasının küresel değer taşıyan son bilginiydi. Herkes Osmanlı’daki millet sisteminden bahseder; ama bu sistemi ne kadar bildiklerini bilmiyorum. Ama bugünkü vatandaşlık kavramını yeniden düşünmemiz gerekir. Bu konularda Will Kymlicka’dan daha fazla çalışmış pek kimse yoktur herhalde; O diyor ki, 'vatandaşlığın üç hak ekseni vardır: medeni haklar, kültürel haklar, siyasi haklar'. Uyanmış bir etnik bilinç, bir biçimde asabiyetle ilişkilendirilir. Bir devlette kurucu olan genelde (soya dayalı) bir asabiyettir; aynı devlette iki farklı asabiyetin kurucu olduğu pek nadirdir. Bir devlette kurucu asabiyet soya dayalı olarak ortaya çıkar, ama sonra diğer asabiyeler yükselince bu kurucu asabiyet onlara yetmemeye başlar. Bu noktadan sonra bu asabiyeler arasındaki ilişki değişir. İbn Haldun, bu süreci sebep asabiyesi diye açıklar. Her ne kadar kurucu ve soya dayalı asabiyet, tek başına yöneten değilse de onlar mabedin koruyucusu gibi orada dururlar. O kurucu asabiyet şunun için orada durur: Eğer birgün bütün yapı dağılırsa veya dağılma tehlikesiyle karşı karşıya kalırsa ve devlet dönüp vatandaşlarına ‘şimdi devletiniz ve ülkeniz için kan bedeli ödeme zamanıdır’ derse işte o zaman bakıyorsunuz ki sadece soy asabiyesi ‘ben buradayım’ diyor. Diğerleri demiyor.

Bu devlet, Türk soyunun iradesiyle kuruldu. O hep durmalıdır. Ama sadece soy asabiyesi Türkiye Cumhuriyeti’ni götürmüyor. Biz bir asabiye geliştirmek zorundayız. Bu asabiye öyle bir şey olmalı ki, herkes kendisine onun içinde bir yer bulmalı. Halbuki biz bugün Türkiye olarak ülke içindeki bir etnik yapının, kendisini, ana unsura karşı vüut bulma imkanını bulduğu ve meydan okuduğu bir zamana şahitlik ediyoruz. Benedict Anderson’un dediği gibi, ‘milletlerin içerisinde kader anının kendisine gelmesini bekleyen milletler vardır.’ İşte buna karşı, İbn Haldun şu cevabı veriyor: Bu mülkün tapusuna el uzatmaktır. Artık burada çözüm yoktur. Peki mülkün tapusuna el uzatılırsa ne olur? Haldun buna cevap olarak da Zilzal Süresi’nin ilk Ayetini örnek veriyor: ‘Yer büyük bir sarsıntıyla sarsıldığı zaman...’ Biz şimdi tam kritik sınırda duruyoruz. Türkiye’de 1,5-2 milyon arası Türk-Kürt evliliği var. Bunun anlamı büyüktür; yani ben senim, sen de bensin demektir. Eğer biz bu mülkün tapusuna el uzatma meselesini çözemezsek o zaman başımız ağrır. Ama Türkiye’de hala esas güç Türklerin elindedir; bir bölünmeye dahi ancak Türkler karar verebilir. Yani hala şansımız varken bir asabiyet geliştirmek zorundayız. Bu o kadar da zor değil. Bizi günde beş kere ayırt etmeksizin çağıran ezan var; bize Avrupa tipi çözümler yaramaz. Biz hala müşterek bir asabiyet geliştirme imkanına sahibiz ve bunu yapmalıyız. Teşekkür ediyorum.
 
 
 
Doç. Dr. Mesut Yeğen:
Ben de konuşmama toplantının başlığını konu ederek başlayayım. Büyük bir çatıdan ve ortak bir aidiyetten bahsediliyor. Ama son onbeş yılda yaşadıklarımıza bakarak bu çatının yeterince büyük ve kimliklerimizin de yeterince ortak olmadığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla büyük çatı ve ortak aidiyet sanıyorum bir arzuyu ifade etmek için kullanılabilir. Bugün bizim karşı karşıya olduğumuz durum, aslında gizli bir kriz. Biz olma hali pek de iyi işlemiyor. Ancak bu kriz tekil olarak yaşanan bir kriz, yoksa genel bir kriz değil. Bununla kastettiğim şey, bugüne kadar insanoğlunun farklı siyasi yapılar altında yaşamış olmasına karşın bugünkü krizin bugünkü ulus-devlet yapılanmasına ait bir kriz olduğudur. Eğer bu doğruysa, toplantının sunuş metninde de geçen ‘bin yıllık rüya’ metaforu uygun değil. Rüya metaforu, son 200 yıldır yaşadığımız bizlik halini anlatmak için kullanılabilecek bir metafor. Yani bu ‘biz’e tabi olan herkesin bir hayali paylaşıyor olması gibi. Özetle söylemek istediğim şey, bizim 1000 yıldır ortak bir rüya görmediğimizdir. Bir, ortak bir rüya görmüyoruz; iki, bin yıllık bir rüyadan bahsedemeyiz. Tabii bin yıl ifadesi bize Türklerin Anadolu’ya girişini (1071) çağrıştırıyor. Dolayısıyla biz bin yıllık rüya dediğimizde üç kategoriyi biraraya getirmiş oluyoruz. Anadolu’yu, Türklüğü ve Müslümanlığı. Halbuki biz biliyoruz ki, bu bin yıllık süreçte yaşananlar bunların da ötesindedir. Dolayısıyla, benim nacizane kanaatim, bu bin yıllık ortak rüya metaforundan uzaklaşarak işe başlanmalıdır.

Hepimiz biliyoruz ki, Osmanlı, hukuki çeşitlilik üzerine kurulmuştu. Baktığınız zaman farklı bölgeselleşmeler vardı ve modern anlamda bir toplum yoktu. Ulusallık dediğiniz şey de böyle bir toplum oluştuktan sonra ancak ortaya çıkabilir. Bu da toplumsal hak/hukuk kavramından sonra ortaya çıkmıştır. Halbuki Osmanlı’da idari olarak da çeşitlilik vardı. Dolayısıyla kanaatim odur ki, bu kadar farklı yapıların ve çeşitliliğin olduğu bir yerde ortak bir rüyadan bahsedilemez. Ortak rüyayı biz 19. yüzyılın ortalarına doğru görmeye başladık. Aslında etrafımızdaki herkesin ortak bir rüya görmeye başladığı bir ortamda biz de ortak bir rüya görebilir miyiz zehabına kapıldık. Onlarla birlikte ayakta kalabilmek için biz de onların yaptığını yapmaya çalışıyorduk. Dolayısıyla konuşmamız gereken kriz, 1839’dan sonra oluşan duruma ilişkindir. 1839’da Osmanlı da şu biz olma meselesini halletsek iyi olur diye bir süreç başlıyor. Aslında o girişim zamanın haline ve imkanlarına uygundu. Daha sonrasında da 1876 Anayasası ile süreç devam etmişti. Bu metinlerde tebaadan sultana sadakat göstermeleri bekleniyordu. Böylelikle bir biz yaratma gayreti ortaya çıkmıştı. Ama sonraki yıllara baktığımız zaman ve yaşanan olayları düşündüğümüz zaman ortak rüya işinin çalışmadığını gördük. Burada, Şükrü Hanioğlu’nun da çok yerinde tespit ettiği gibi, bürokrasinin büyük gevşekliği ve hantallığı vardır. Ancak 1839’dan itibaren inşa edilmeye çalışılan ortak rüyanın çalışmamasının tek ve büyük nedeni bu değildi; daha çok bizim dışımızdaki gelişmeler büyük sebep oldu. 1877’den 1924’e kadarki süreçte yaşadıklarımız da bunu göstermektedir. 1839 ile 1877 arasında bu rüya üzerine gayretler olmuştur; ama 1877 ile 1924 arasındaki dönem de bu rüyanın aslında nasıl gerçekleşmediğinin tarihidir. Gayrimüslimlerimiz bizden koptu, Mısır elimizden çıktı vs. Burada olan biteni iki ana eksende incelemek mümkün. Bunların biri ‘arınma’ ya da ‘arındırma’, diğeri de ‘asimilasyon’dur.

1877’de, birçok topluluk bizim onlara vermeye çalıştığımız bizliğin dışına çıkmayı tercih etti. Arada kalanları da biz tehcir veya mübadele ettik. Dolayısıyla 1924’e geldiğimizde bir arınma veya arındırma ile oluşmuş bir bizlik haline ulaşmış olduk. 1924 Anayasası da bütün bu olan biteni stabilize eden bir unsur olmuştu. Bu anayasanın giriş bölümlerine baktığınız zaman orada, Türkiye’de Türkler dışında başka topluluklar da vardır ama biz onlara topluluk haklarını tanıyamayız anlayışını görürsünüz. Bunun anlamı şudur; burası Türklerin yurdudur, Türklerden başka insanlar da vardır burada ama onlar Türkler ile aynı haklara sahip olamazlar. Yani bu şekilde diğer kavimlerin de Türkleşmesi bekleniyordu. Bu da asimilasyon demekti. 1924’te ortaya konulan bizlik hali, sadece Türklük etrafında kurgulanan bir bizlik haliydi. Bu arada bir not olarak şunu belirteyim; ben bizlik meselesinin daha çok etnisite merkezli bir yansımasını açıklamaya çalışıyorum, diğer yansımalarını pek konu edinmiyorum.

1924 Anayasası’nın ruhunda da var olduğu üzere, biz burada bizliği iki dereceli olarak kodladık: ‘Türkler’ ve ‘müstakbel Türkler’. Yani ilk olanlardan kasıt Türkler ve Türkleşmiş olanlardır; diğeri ise henüz Türkleşmemiş ama Türkleşmesi beklenen müstakbel vatandaşlardır. Tabii uzun vadede bunun tek dereceye inmesini bekliyorduk. Bu arada Türkleşmesini beklemediğimiz ama arındırma süreçleriyle de ayıramadığımız birtakım unsurlar da vardı bizimle. Mesela, Ermeniler, Rumlar ve Museviler... Dolayısıyla, bir de bunların bizlikle ilşikisini tarif etmek zorundaydık. Onlara dedik ki, 'siz aramızda yaşamaya devam edin ama sorun da çıkarmayın, fazla öne çıkmayın'. Bunlara da ‘sözde Türkler’ diyebiliriz. Neticede, 1924’le birlikte aslında üç ayrı unsur ortaya çıkıyordu: Türkler, müstakbel Türkler, sözde Türkler.

Bu süreç başlamış devam ederken işler sanki fena gitmiyor gibiydi; tabii eğer Kürtler olmasaydı. Kürtler bu sürece kuvvetli bir direnç göstermeye başladılar. Türkleşin davetine katılmayacaklarını (tabii ki tümü olmasa da bir kısım) Kürtler birçok vesile ile aslında beyan ettiler. 1938’de sanki durdu bu süreç, ama 1965’ten bu yana başımızı ağrıtmaya devam etmektedir. Ben daha çok bu konu üzerine çalıştığım için burada şu soruyu sormak istiyorum: Kürtler bu rezistansı nasıl gösteriyorlar veya bu cüreti nereden buluyorlar? Kanaatim odur ki, bunun bir kendinden (objektif) sebebi vardır bir de iradi sebebi vardır. Objektif sebep olarak baktığımızda Kürtlerin, otokton, uzun zamandır burada yaşayan eski bir topluluk olmasını görebiliriz. Kadim topluluk olma durumu, Kürtlerin kendilerine biçilen role direnç göstermelerinde önemli bir unsurdur. İkinci sebebe bakarsak, orada Kürtlerle Osmanlı yönetimi arasındaki gevşek uzlaşıya dayanan ilişkiyi görebiliriz. Yani onlar kendi bölgelerinde neredeyse de facto olarak otonom olarak yaşıyorlardı. Bu da bana göre Kürtlerin cüretinin arkasındaki önemli bir sebeptir. Bir başka unsur da, Kürtlerin nüfus olarak hacimli olmasıdır.

Kürtlerin uzun zamandan beri aynı topraklarda yaşadıklarını düşünürsek, bu topraklarda da ciddi bir nüfus ile yaşadıklarını düşünürsek onların pekala bir ulus olduklarını da düşünebiliriz. Bu haller de Kürtleri cüretkar kılmış olsa gerek. Ayrıca Türkiye sınırları dışındaki Kürtlerin hareketliliği de Kürtlerin cüretini artırmıştır. Ancak bizzat Kürt elitinin irade göstererek yaptıkları da çok önemliydi. Biz başka bir şekilde yaşayabiliriz fikrine Kürtleri alıştırdılar. Bu da Kürtleri hareketli tutan bir unsur oldu. Son olarak da, Cumhuriyet’in asimilasyon kapasitesinin zayıflığı da Kürtlerin hareketliliğini etkiledi. Ben iyi ki diyorum, ama ne yazık ki diyenler de olabilir, Cumhuriyet Kürtleri Türkleştirecek araçlardan yoksundu. İşte tüm bu sebeplerden dolayı Kürtler 1924’te önerilen çerçeveye uymayı reddettiler. Peki şimdi ne yapılacak?

Bu noktada yapılabilecek şeylerden birisi, Kürtlerin asimilasyon süreci içinde tutulmasına devam edilecek. Ya Kürtleri, Ermeni veya Rumlara uyguladığımız araçlar yoluyla, ulusal topluluğun dışına atacağız. Bir üçüncü seçenek olarak da belki de artık Kürtleri ulusal bir topluluk olarak nasıl tanıyacağımızı konuşmamız gerekecek. Cumhuriyet’e halel getirmeden Cumhuriyet’in selametini nasıl temin ederiz, mesele budur. Bir topluluğu yçnetim altında birarada tutmanın birçok formülü var aslında. Biz biliyoruz ki, Ermeni veya Rum yurttaşlarımızın hakları tanındı. Bu bir yol olabilir: Lanet olsun deyip bir biçimde onlara (Kürtlere de) hakları verilebilir. Elbette bu pek hoş bir yol değil. Bir yol da, mesela, TRT Şeş gibi ne olduğu tam belli olmayan birtakım açılımlar olabilir. Bir de tabii bize benzer meselelere bakıp aklı selim yolu seçebiliriz. Benim nacizane kanaatim şudur: Önümüzde İngiltere (İskoçya ve Galler meselesi) ve İspanya’dan (Bask meselesi) örnekler de var bizimkine benzeyen; öncelikle bizde de oralarda da din faktörü ayırıcı bir unsur değil, hatta belki aksine birleştirici bir unsurdur. İkincisi, tüm bu örneklerde mesele, kolonyalizm süreçlerinin öncesinde oluşmuştur; yani birlik durumu kolonyalizmden önce ortaya çıkmıştır.

Sonuç olarak, bizim bu sürece girmek ve bununla yüzleşmekten başka seçeneğimiz yok; ancak segregasyon dediğimiz ayrışmayla karşı karşıya kalmamak için birtakım araçlara dikkat etmemiz gerekecektir. Ben bu araçların daha dünyevi araçlar olması gerektiğini düşünüyorum. Dayanışmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Türklerle Kürtler arasındaki ulusal dayanışmayı artıracak dünyevi araçlara bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Bunun için bir sebep birliğinin oluşması ve farklı rüyaların peşine düşülmemesi önemlidir. Teşekkür ediyorum.
 
 
 
 
 

II. OTURUM:
 
TÜRKİYE'NİN ORTAK AİDİYET ARAYIŞI:
 
 
 
 
 
Oturum Başkanı: Avni Özgürel
 
Keynote Speaker: Prof. Dr. Vamık D. Volkan
 
Konuşmacılar:
 
Altan Tan 
Prof. Dr. Feroz Ahmad
Prof. Dr. Nur Vergin
Doç. Dr. Vedat Bilgin
Bülent Somay
Dr. İbrahim Kalın
Müfit Yüksel
 
 
 
 
Alt Başlıklar:
 
- Türkiye'deki aidiyet kaygısının aşılmasında farklı grup temsilcileri nasıl biraraya gelir?
- Siyaset kurumu bu tür bir uzlaşıya zemin oluşturabilir mi? Nasıl?
- Türkiye, kendi tarihi tecrübesinden nasıl faydalanabilir?
- Çözülme kaygısı karşısında, ortak aidiyet arayışında olan Türkiye için somut çözüm önerileri neler olabilir?
 
 
 
Prof. Dr. Vamık D. Volkan:
Ben herşeyden önce, bu toplantıdan ne kadar memnun kaldığımı söylemek istiyorum. Bunun sebebini de şöyle açıklayayım: Otuz sene önce, bu Kürt sorunu diye bir şey ortaya çıktığı zaman bana telefon edildi ben de beraber kitap yazdığım tarihçi Norman Itzkowitz ve bir diplomat arkadaşımla Türkiye’ye geldim bu meseleyle ilgili çalışmak için. Bizim düşündüğümüz şey, bazı Türk ve Kürt aydınlarıyla biraraya gelerek barış için bir şey yapılabilir mi diye konuşmaktı. Bizi sabahleyin otelden alıp Ankara’da büyük bir salona götürdüler. Orada yaklaşık 300 kişi vardı, bizi onların karşısına oturttular. Beş dakika sonra biri kalkıp dedi ki, 'siz Türkiye’yi parçalamaya geldiniz, buradan defolun falan' denildi. Demek istediğim, bu meseleler kolay kolay konuşulmazdı Türkiye’de, şimdi ise epey mesafe alınmış. Ama tabii ümidimizin olması gerçekleri görmemize engel olmamalı; çünkü problemlerimiz de var. Ve bugün bunlar açıkça konuşuldu.

Tabii bu konuşmalar sırasında birçok inkarlarımız da vardı. Mesela, kaç kişinin öldüğü hiç söylenmedi. Bazı şeyleri insani olmadığı için söylemek istemiyoruz. Ben, birtakım hususları burada öğreniyorum. Benim uzun yıllarım hep farklı yerlerde çalışmakla geçtiği için birçok yere seyahat ettim. Mesela, Arnavutluk’a gittiğim zaman ‘neden bu Arnavutlar, Boşnaklar Osmanlı’nın mirasçısı olmasın’ diye sordum kendi kendime. Adamlardan bir sürü sadrazam vezir filan çıkmış. Ama Türk diye bir şey gelişmiş ve Osmanlı’nın mirasçısı biz olmuşuz. Demek ki, bu meselede de farklı birşeyler var, ona farklı açılardan bakmak lazım.

Ben izninizle tekrar zeytinyağı metaforuna gideyim. Bu tür toplantılar inşallah devam eder, çünkü bakın burada serbestçe konuşuyoruz. Bu toplantılardan sonra Türkiye’de süreçler gelişecek, ama bu süreçlerin nasıl gelişeceğini henüz bilmiyoruz. Benim tecrübelerim daha çok dışarıya ilişkin tabii, o yüzden Türkiye ile ilgili konuşmak için daha çok çalışmak lazım. ‘Düşman grupları’ biraraya getirdiğiniz zaman, onlarla bir değil belki dört beş yıl çalışmanız ve onları konuşturmanız lazım. Benim buradaki vurgum metoda ilişkin. Büyük grupla üzerine biz metod bakımından epey çalıştık. Düşman tarafları biraraya getirdiğiniz zaman bazı psikolojik süreçler gelişiyor; ben size bu psikolojik süreçleri saymak istiyorum. Nitekim Türkiye’de de benzer psikolojik süreçlerin gelişmesi çok mümkün.

Türkiye gerçekten çok değişti ve gelişti; ben de inanıyorum ki, Türkiye artık parçalanmaz. Bunun imkanı yok, dünya bırakmaz. Zira bu sadece Türkiye’nin problemi değil, her yerde olan bir şey. Yani ulus sistemi devam edecek ama artık ulus sistemi de çok değişti. Özellikle küreselleşme yoluyla birçok yeniden tanımlanmaya başladı. Şimdi beraber yaşama süreci bağlamında yapılacak şeyler var. Şu günlerde yaşanan bir süreç var; işte Kürtçe televizyon açılıyor vs. bütün bunlara alışacağız elbette. Emin olun bütün bunlar tüm dünyada yaşanan süreçler. Ben, kısa bir süre önce İspanya’da idim, aynı şeyler konuşuldu. Beraber yaşamak tabii ki iyi bir şey ama bazen ansızın bu işler ters de dönebiliyor, fenalıklar ortaya çıkabiliyor. Bu nedenle bizim bu ‘aramızda konuşma sürecini’ başlatmamız gerekiyor. Bu konuşma süreçleri başladığında fena şeyleri insanların inkar ettiğini görürsünüz. Kimse konuşmuyor ama herkes kaç kişinin öldüğünü biliyor. Biraraya gelen travma yaşamış insanlarda önce küçük çatışmalar ortaya çıkıyor. Mesela, Araplarla İsrailliler müzakere ederken Araplar’dan biri der ki, Yaser Arafat’ın öldürülen bir arkadaşı için herkes ayağa kalksın bir dakikalık saygı duruşunda bulunacağız. Tabii İsrailli kalkmıyor. Herkes bu şekilde karşıdakini test ediyor. Biz de dedik ki, herkes ayağa kalksın ama kimi isterse onu düşünsün. Bu şekilde bir orta yol bulduk.

Ülkenin bir yerinde olan bir olay, başka bir yerinde yaşayan aynı gruba mensup insanları da etkiliyor, aynı şeyleri hissediyorlar. Bunlar doğal felaketlerden farklıdır. Gruplar içindeki hissiyat bu şekilde paylaşılıyor. Bir şey yapacaksak bunu da hesaba katmamız lazım. Ve her ne olursa olsun bu sürecin devam etmesi gerekir.

Bu süreçlerde ‘akordiyon fenomeni’ ortaya çıkar. Bunu biraz burada da gördüm. Buradaki herkes barışçı; ama bu doğru değil. Hepimiz barışçı değiliz, olamayız. Hepimiz ilim adamıyız, burada oturmuş, iyi şeylerden ve barıştan söz ediyoruz. Ama gerçek hayatta birşeyler oldu mu kötü taraflarımız ortaya çıkar. Bunları da göze almazsanız gerçekçi bir şey ortaya koyamazsınız. İnsanlar birbirlerini psikoloji nedeniyle ve yoluyla öldürmüyor; gerçek sebeplerden dolayı öldürüyorlar. Ama eğer siz zeytinyağını temizlerseniz o zaman gerçekçi bir biçimde konuşma imkanınız olur. Peki akordiyon fenomeni ne demektir? İnsanlar anlaşmak için biraraya geldiğinde aynen akordiyonun açıldığı zamandaki gibi geniş bir şekilde konuşup sanki anlaşacaklarmış hissi veriyor. Sakın aldanmayın, o anda karar verilmez. Çünkü birgün sonra akordiyon kapandığında fikirler sıkışır ve anlaşmazlık çıkar. Bütün mesele, eğer bir sürece girecekseniz o akordiyonu çalmasını bilmektir. En gerçekçi konuşmalar akordiyonun normal olarak çalınmasıyla mümkündür. Büyük gruplar arasında değişmeyen iki prensip var: Birincisi ‘ben sizin gibi olamam’ prensibidir; insanlar sıkışma zamanlarında kendileri gibi olmayanları ayırır, biz farklıyız der. Bu bilhassa reel politikada çokça gözlemlenir. İkincisi de ‘benimle sizin aranızda bir hudut vardır’ düşüncesidir. Belki siz karşıdakini (aynen delikli peynirdeki gibi) görebiliyorsunuzdur, ama aranızda bir hudut vardır.

Farklı gruplar arasındaki konuşmalarda birbirleri arasında empati olması gerekiyor ki birbirlerini anlayabilsinler. Yoksa hiçkimse karşıdakinin seçilmiş travmasını anlamaz. Bir de en tehlikeli olan şey, bir grubun öteki grubun sözcüsü olmasıdır. Mesela bir İsrailli diyor ki, Araplar şunu şunu düşünüyor. Bu ne demek: Kendi korkularını Araplar’a yansıtmış ve ondan sonra onun sözcüsü olmuş. Eğer buna müsaade ederseniz bu konuşmalar bir yere gitmez. Bu nedenle her grubun kendi isteklerini ve korkularını kendilerinin söylemesi gerekiyor, başkası değil. Bu psikolojik süreçlerin Türkiye’de gelişeceğini tahmin ediyorum.

Bir diğer konu da küçük farklılıkların çok büyümesi ile ilgili. Eğer bir toplum üzerinde baskı varsa o toplum diğer insanlarla arasındaki küçük farkları büyütür, böylece kendi farkını ortaya koymuş olur. Ve bunlar bazen korkunç sonuçlara neden olur. Tüm bu süreçler geliştikten sonraki bütün mesele yas tutma meselesidir. Türkiye için bu yas tutma meselesi çok önemlidir. Çünkü biz yas tutamayan bir milletiz. Esas soru şu: Biz neden yas tutamadık? Önce neden yas tutmamız gerekirdi diye soralım. Çünkü İmparatorluğu kaybetmiştik, bu büyük bir meseleydi. Birçok insanımızı kaybettik, bu bir meseleydi, memleketlerimizi kaybetmiştik bu da bir meseleydi. Bu süreçlerden sonra karizmatik bir liderimiz oldu. Abartılmış narsisizm ortaya çıktı. Yavaş yavaş değil de aniden yukarıdan gelen bir değişim oldu. Cumhuriyet ile beraber kimilerine göre sembolik olan kimilerine göre de gerçek olan birçok değişim oldu. Bana göre gerçek bir değişim oldu. Bakın mesela ben Avrupa’ya gittiğim zaman yaptığım, geliştirdiğim herşeyi bir Türk olarak yaptığımı söylüyorum. Bunu biz yaptık. Ve gerçekten yaptık. Bu kimlikle ilgili bir şeydir çünkü.

Yas tutma ne demek; kaybettiğiniz şeylere tekrar bakmak demek. İnsanlar birini kaybettiklerinde ağlayıp onun yasını tutar ömür boyunca.Toplumun gözleri olmadığına göre nasıl yas tutacak? Toplum da heykeller yapar, hakedilme ideolojisi geliştirir, mağdurluk kimliği geliştirir ve onun altında ‘ben senden daha iyiyim’ düşüncesini geliştirir. Her toplumun farklı yas tutmaları olur; bizim yas tutmamız insan yapısına daha uygun. Peki biz ne yapıyoruz; eskiye bakıyoruz. Eskiye baktığımız zaman, Osmanlı’dan geçiş yaparken arındık ve sevdiklerimizi alıp ötekileri attık. Mesela, Fatih Sultan Mehmet’i aldık, ama başka bir padişahı attık. Eskiye bakarken, bazı gelenekleri alıyoruz, bunlar da arındırılmış olanlar. Bugün Türkiye’de ikinci bir arındırma oluyor. Bu ikinci arındırma birinci arındırmayı değiştiriyor. Bunu anlarsak aramızdaki anlaşmazlıkları daha iyi anlarız. Psikoloji bunu anlamak için yardım edebilir. Bu hem etnik hem de dini durumlar için olabilir. Bazılarımız geçmişi yüceltiyoruz; bu da bir inkardır aslında. Geçmişte çok güzel şeyler olabilir, ama geçmiş geçmiştir. Geçmişin bazı bölümlerini devamlılık için alırsak bu iyi birşeydir. O zaman kendime olan güvenim ve saygım artar. Benim bir geçmişim var. Biz yas tutma işini şimdi yapıyoruz.

Bir sürecin nasıl başlayacağını ben size söyleyemem. Eskiden bir takımım vardı ama şimdi öyle değil. Bu büyük meseleleri konuşmak için birçok farklı ülkeden insanları biraraya getirip konuşturmak lazım, o zaman bazı sorunları çözebilirsiniz. Şimdi Obama işbaşına geldi, belki bizim de çalışmalarımızı yukarıya iletme imkanımız olabilir. Türkiye’ye özel şeyler var elbette, ama dünyadaki gelişmelerin etkisini de unutmayalım. Şimdi dünya değişecek, çünkü bir mucize oldu dünyada. Bu mucize Amerika’da Obama’nın seçilmesidir. Düşünün ki ben uzun yıllar önce Amerika’ya gittiğimde orada aylığım 75 dolardı ve ayrıca ırkçılık vardı. Şimdi Amerika’nın demokratik ve gelişmiş olduğunu filan söylüyoruz ama eskiden böyle değildi. Ama o ülkenin damarlarında bu var; bizi de köle gibi çalıştırdılar. Ben daha fazla para kazanmak istediğimi söyleyince beni iki yıl boyunca sadece zencilerin alındığı bir hastanede çalıştırdılar. Bu yüzden biliyorum ki Amerika’da ırkçılık gerçekten vardı. bu sebeple diyorum ki Obama’nın seçilmesi bir mucizedir. Türkiye’nin de buna hazırlanması gerekir. Eğer Amerika’da yolsuzluk ortadan kalkarsa, herşeyi ben bilirim ve idare ederim lafları ortadan kalkarsa, yeni modamız o olacak. Ve o zaman daha gerçekçi bir zemin olacak, buna hazırlanmamız gerekir. Buna hazırlanmamız için kutuplaşmalarımıza daha iyi bakmamız gerekir. Ama ben çok ümitliyim. Bu toplantı gerçekten ümidimi artırdı, çok teşekkür ederim. 
 
 
 
Altan Tan:
Sevgili arkadaşlar, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Sayın Başkana da teşekkür ediyorum. Ben genel bir durum değerlendirmesi yapmak ve şu ana dek konuşulanlardan ne anladığımı ifade etmek istiyorum. Bugün için Türkiye’nin bir çatı ve ortak aidiyet sorunu vardır. Fuat Keyman, Türk modernleşmesinin çatladığını söyledi. Durmuş Hocaoğlu ise Türkiye’de mukavelenin yırtıldığını söyledi. İmparatorluktan bir ulus devlet ortaya çıkarıldı. Bu ulus devletin nasıl olduğuna vs. girmek istemiyorum. Bugünkü toplumsal durumu özetleyen bir Kürt türküsü de vardır; süt sağmaya giden bir Kürt kızının ağzından. Kız şöyle söylüyor: Süt doldurduğum güğümün bağı koptu, sütüm de yere döküldü. Bugün ne yapmak lazım sorusu bugünün esas sorusudur; zira süt dökülmüştür. Bugün nasıl bir büyük çatı ve ortak aidiyet kurabiliriz; İbn Haldun’a izafeten söylenen ‘nasıl bir yeni asabiyet’ sorusu, nasıl bir toplumsal mulavele yapılacağı önemlidir. Burada önümüzde iki unsur çıkıyor. Çatlayan Türk modernleşmesinin iki temel sorunu duruyor. Bunlardan birincisi, bu modernleşme sürecinin din anlayışıdır; bu din anlayışı tutmamıştır. İkincisi ise topluma giydirilmek istenen etnik kimlik de tutmamıştır ve buna en büyük itiraz da Kürtlerden gelmiştir. Bunun pekçok tarihi ve sosyolojik sebebi de vardır.

Elbette, şimdi farklı çözüm önerileri de vardır. İşte bu çadırın direği nasıl olsun, çadırın kumaşı ne şekilde olsun vs. Biz yeniden toplumsal bir mukavele yapalım ve toplumumuzu ayağa kaldıralım. Bunda da farklı yaklaşımlar var. Burada da en büyük kaygı, farklılıkların tanınması durumunda bir süre sonra ayrışmaya ve bölünmeye gider mi noktasındaki korkudur. Aynı şey laik-anti laik meselesinde de vardır. Halbuki bırakalım isteyen istediği gibi yaşasın. Bakalım korkularımız ne kadar gerçek. Aslında ne kadar konuşursak konuşalım dönüp dolaşıp geleceğimiz nokta, eğer Kürtleri yaşamlarında serbest bırakırsak yine de beraber yaşama imkanımız olacak mı olmayacak mı sorusudur. Ancak bu noktada tarihi korkular devreye gidiyor. Bizim toplumumuzda da hem etnik hem de dini konularda bazı korkular var. Bu noktada Cumhuriyet’in sabıkası, özellikle din konusunda, daha kötü. Belki şaşırabilirsiniz, bir modernleşme hareketinin din konusunda sabıkası neden kötü olsun ki. 1914’te, 1. Dünya Savaşı’ndan önce, Osmanlı nüfus sayımlarına göre bugünkü TC topraklarında yaşayan insanların %25’i gayrimüslim. Bugün bu oran %0,5’ten daha azdır. Yani özünde Batı medeniyetinin parçası gibi düşünülen gayrimüslim unsurlar da burada barınamamıştır. İşte bütün bunları düşündüğünüzde toplumun bilinçaltında bazı fobiler oluşuyor. Bunlar nelerdir; ilk olarak bölünme korkusudur ki imparatorluktan ayrılan birçok unsur buna zemin hazırlamıştır. İkincisi de özellikle Kürtlerde 1960’lı yıllardan itibaren sol-marksist bir durum da ortaya çıktığı için bilhassa muhafazakar kesimlerde bir savunma mekanizması doğuyor. Üçüncü faktör de özellikle bizim Türk-İslamcılarımızın bilinçaltındaki milliyetçi yaklaşımlar ve ümmetçilikten ziyade milliyetçi olmalarıdır. Maalesef bizdeki İslamcılar, İslamcı olmalarından ziyade milliyetçidirler. Yavuz Sultan Selim’in halifeliği Mısır’dan alıp getirmesinden itibaren bir yöneticisi olma psikolojisi hakim olmuş ve bundan dolayı da olaylara hep yöneten-yönetilen ilişkisiyle bakmışlardır. Keşke, Türkiye’deki İslamcılar gerçekten ümmetçi olsaydılar sorunlar daha kolay çözülürdü.

Tüm bu meseleleri üstüste koyduğumuz zaman ‘bölünmeden nasıl birarada yaşayacağız’ sorusuyla muhatap oluyoruz. Ben bu konuda hem iyimserim hem de iddialıyım. Herşeyden önce, dünyanın gittiği yön bütünleşmeye doğrudur. Elbette bir yandan küreselleşmenin etkisiyle yerelleşme diye bir süreç yaşıyoruz ama geminin gittiği ana yön bütünleşme istikametindedir. Bu şekilde insanların birarada yaşadığı ve ortak yaşam alanları ürettiği bir süreci yaşıyoruz. Bu bir avantajdır. İkinci bir avantajımız da bizim ortak bir geçmişten gelip ortak bir gelecek tasavvuruna sahip olmamızdır. Biz bu yönden de şanslıyız. Biz derken sadece Anadolu’yu değil, Türk’üyle Kürt’üyle Çerkez’i Rum’u Arap’ı Ermeni’siyle geniş anlamda bizi kastediyorum. Mesela biz Ermeniler’le neredeyse 1300 yıl (ta Hz. Ömer zamanından beri) beraber yaşadık. Ben bu sebeple ortak bir rüyamızın olup olmadığını çok da sormuyorum; bu kadar süre beraber yaşamış ve tüm zorlukları beraber göğüslemişsek ortak bir rüyamız vardır bana kalırsa. Tabii ki aramızda hiç sıkıntı olmadı demek de istemiyorum. Elbette bir çok sıkıntı da oldu aramızda. Ama biz bu geçmişi beraber yaşadık ve şimdi gelecek tasavvurunu da beraber yapmalıyız, başka şansımız yok. Bu Erbil için de, Filistin için de ve hatta Tahran için de geçerlidir. Eğer bizim bir ortak geçmişimiz olmasaydı son bir aydır Gazze meselesinden dolayı tüm Türkiye bu denli ayakta olmazdı. En büyük mitinglerden biri İstanbul’dan sonra Diyarbakır’da yapıldı. Eğer bir aidiyet ve ortak payda yoksa bu nasıl oldu? Biz elbette batıdan alacağımızı alalım, ama bizim 1400 yıllık kendi tarihi referansımızı da unutmalayım. Bizim çok güçlü bir birlikte yaşama geleneğimiz var.

Ancak içinde yaşadığımız modern dünyayı da doğru okumak lazım. Bir gelecek tasavvurunda din tek başına yeterli midir, tabii ki değildir. Mesela Kerbela’yı hatırlayın, aynı dinden insanlar birbirlerini öldürüyorlardı. Ancak baktığınız zaman tek başına din de, coğrafya da, tarih de, etnik köken de yeterli değildir. Ama bana kalırsa din, belki de bunların içerisinde en önemli olanıdır. Ama maalesef bizim laik-seküler aydınlarımızda da bir sıkıntı var; ne yapıp edip dini devre dışı bırakmak istiyorlar. Bense hem bugün için hem de bir gelecek tasavvuru için dinin önemli olduğunu düşünüyorum. Ben ümitliyim ve bir gelecek tasavvuru için hem dini, hem ekonomiyi, hem sosyal süreçleri birarada düşünmemiz gerektiğini söylüyorum.

Ben son olarak birkaç kesime birkaç söz söylemek istiyorum. Bunlardan birisi bizim Kemalistlerimizedir. Konuşmamın başında da söyledim, bu iş artık eski şekliyle yürümüyor. Bu işin ‘uhuletle ve suhuletle’ çözülebileceğini lütfen artık görün. Yani yeni bir paradigma, yeni bir sözleşmeye ihtiyaç vardır. Erki elinde tutan Kemalistlerimize bu noktada büyük görevler düşüyor. İslamcılarımıza şunu söylemek istiyorum. Ben kendim için İslamcı kelimesini kabul etmesem de, kendimi Müslüman olarak görüyorum. Müslümanların da milliyetçiden ziyade ümmetçi olmaları lazım. Kürtlerin de başka bir gelecek tasavvuru aramamaları gerekiyor. Ben aynı zamanda Kürt’üm. Bakın biz ya hep beraber kazanacağız, ya da hep beraber kaybedeceğiz. Bugüne kadar maalesef hep beraber kaybettik, bugünden sonra hep beraber kazanmanın yollarını aramalı ve bulmalıyız. Son sözüm de bizim Türk milliyetçilerine. Ben şunu anlamıyorum: Yozgat’ta MHP’ye oy veren milliyetçi bir köylü ile Diyarbakır'da DTP’ye oy veren ama diğer köylü ile sınıfsal olarak da din olarak da aynı durumda olan bir köylü arasında ne fark vardır, bunlar nasıl çatışıyor? Halbuki her ikisi de fakir, her ikisi de dindar ve neredeyse aynı süreçleri yaşıyorlar. İşte bunlar nasıl çatıştırılıyor? Eğer bin yıldır beraber yaşadığınız Kürtler ile anlaşamazsanız Türkiye nasıl büyüyecek? Benim Türk milliyetçilerine sorum da budur. Ben bir Kürt milliyetçisi de değilim, Türk milliyetçisi de değilim. Ama şunu söyleyeyim; eğer siz de bir Alman gibi bir Japon gibi yaparsanız o zaman Türkiye hiçbir şekilde büyüyemez. Bizim Osmanlı’dan, Ruslar’dan ve İngilizler’den ders almamız lazım. Yani emperyal geleneği olan toplumları söylüyorum. Bakın tırnak içinde söylüyorum, salt ‘çıkar’ için bile olsa (ki böyle olmaması gerekir) bu Kürt meselesini çözmesi gerekenler ilk önce Türk milliyetçileridir. Saygılar sunuyorum.
 
 
 
Prof. Dr. Feroz Ahmad:
Teşekkür ederim. Ben ne zaman bu tür konferanslara gelsem kendimi demoralize olmuş hissederim. Çünkü daha önce doğru olduğunu düşündüğüm birçok düşünceden farklı öylesine harika fikirlerle karşılaşıyorum ki ‘demek ki daha önce yanılmışım’ diyorum. Ben şimdi sizlere Osmanlı son döneminden bazı kesitler sunacağım. Evet bazı travmalar oldu ve birçok insan bundan etkilendi. Ama baktığınız zaman bundan etkilenenler arasında saraydaki birçok insan da vardı. Mesela Damat Ferit Paşa, mesela İttihat ve Terakki Cemiyeti. Sultan ve Osmanlı hanedanı İngilizlerden bazı şeyler bekliyordu; zira bu, hiçbirşey yapmış olmaktan daha iyiydi. Fakat savaştan sonra bu insanlar, ki bunlar arasında Halide Edip gibi insanlar da vardı, ciddi bir hayal kırıklığı yaşadılar. Halide Edip, Amerikalılar’ın Filipinler’de yaptığı sivilleştirme hareketine bakıp belki aynı şeyi bize de yaparlar diye umuyordu. Öte yandan kaybetme pahasına savaşmayı göze almış Kemalist ve milliyetçi bir grup da vardı. Ayrıca hala Halife’yi (Sultan’ı) arzu eden gruplar da mevcuttu. Bu insanlar da eğer başımızda bir Halife olursa o zaman daha kolay bir şekilde Türkiye’yi kurabiliriz diye inanıyorlardı. Zira Halife’nin uluslararası ve saygın bir pozisyonu vardı.

Buradaki konuşmaları dinlerken şunu gördüm, bizim meselelerimizin büyük kısmı modernite ve modernleşme ile doğrudan alakalı. Peki modernite nedir? Bundan on yıl kadar önce Hisham Sharabi adında Müslüman Amerikalı bir siyaset bilimcisinin bir kitabını okumuştum. O kitapta bazı Arap ülkelerinin modernleşme tecrübelerini anlatılıyordu. Bu ülkelerdeki ‘modern’ birçok unsura rağmen yazar, o ülkelerin modern olmadıklarını savunuyordu. Onun gözünde modernite patriyarkal düzene saldırmaktı. Ama toplumlar da bir anda moderniteye geçemezdi ki. Zira bu bir süreçtir. En gelişmiş ülkelere bile baksanız oralarda bile modernliğin hala ilerlemekte/gelişmekte olduğunu görürsünüz. Amerika’da bugün bile patriyarkiyi görürsünüz.

Türkiye’ye bakacak olursak burada bir self-syndrome söz konusu. Ulusalcılar için bir Ermeni meselesi, bir Rum meselesi hala çok kritik meseleler. Yalnız benim bu süreçlere dışardan bakan biri (outsider) olarak konuştuğumu lütfen hatırlayınız. Fakat burada bulunan sizler bu süreçlere içerden bakan kişilersiniz (insider). Dolayısıyla bizim bazı hususlarda farklı düşünmemiz normaldir. Bence, Türkiye’deki kimlik meselesi kendine hastır. Zira, bir İmparatorluk vardı, ondan sonra onun mirasçısı olarak Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Bu süreçte köklerden kopuş yaşandı. Bu da kimlikle ilgili süreçleri doğrudan etkiledi. Aynı dönemde Osmanlı ile birlikte Avusturya-Macaristan ve Rus imparatorlukları da çöktü; yani Osmanlı’nın çökmesi o kadar da sürpriz değildi. Böylelikle yeni modern ulus devletler kuruldu. Wilson’ın da dediği gibi artık milliyetçiliğin en iyi aşamasına ulaşılacaktı.

Aynı dönemde, Jön Türkler bizim neden bir ulus devletimiz olmasın diye düşünmeye başladılar. Neden bizim de Wilson’ın bahsettiği gibi bir ulus devletimiz olmasındı? Osmanlı’nın yönetici eliti, (İngiltere, Fransa ve İspanya gibi) metropolitan merkezlerden gelen insanlar değildi. Osmanlılar’ın bir ana ülkesi de yoktu. 19. yüzyılda Osmanlıcılık etrafında devleti kurtarma çabası Tanzimat Fermanı’yla daha da şekilleniyordu. Fakat baktığınız zaman Osmanlıcılık’ın bir dil meselesi olduğunu görüyorsunuz. Sonuçta Osmanlıcılık, sadece yönetici elitin ideoloji olarak kaldı. 19. yüzyılın sonuna doğru milliyetçiliğin yükseldiğini görüyorsunuz, özellikle Jön Türkler döneminde. Böyle bir hareket olsa bile gerçekte azınlıkta kalan bir hareket oldu. Burada Yusuf Akçura’yı örnek olarak verebiliriz. Ancak bu süreç de 1918’e kadar sürmüştür. Neden? Çünkü bir Alman zaferiyle tekrar eski güzel günlere dönebileceklerini ve emperyal hanedanlığa sahip olacaklarını düşünenler yanıldı. Almanlar savaşı kazanmaları durumunda İttihat ve Terakki’nin ne istediğini sorduğunda onlar daha önce kaybedilen Arap topraklarını, Mısır’ı ve Kıbrıs’ı geri istediklerini söylemişlerdi. Demek ki, onlar tek uluslu bir ulus devlet değil çokuluslu bir imparatorluk hayal ediyorlardı. Ama tabii bunların hiçbiri olmadı. Osmanlı savaşı kaybetti ve sonrasında T.C. kuruldu. Türkiye’ye de milliyetçilik bu süreçte biraz geç de olsa geldi. Avrupalılar tarafından Osmanlı İmparatorluğu’nu tanımlamak atfen kullanılan Türkiye ifadesi, İstanbul Hükümeti tarafından ilk kez bu topraklar için kullanıldı. Sonrasında Osmanlı parlamentosu Türk ve millet kavramları üzerine epey tartıştı. Nobel ödülü de almış Hintli bir şairin dediğine göre, ulus için kullanılabilecek Avrupalı-olmayan hiçbir dil yoktur. Sonuç olarak baktığınız zaman kavramsal yapının ve sözlüğün çok önemli olduğunu görüyorsunuz.

Şimdi soru şudur: Türk kime denir? 1920’lerde Türk buradaki Müslüman insanlara deniyordu, ama millet Osmanlı milleti için kullanılan bir kavramdı. O zaman ister Türk ister Kürt isterse Laz veya Çerkez olsun Müslüman olanlara genel bir isim olarak Türk adı kullanıldı. Yani Türk kelimesi bir etnik unsur için değil İslami unsur için kullanıldı ve bunun içine giren herkes Türk olarak addedildi. Milliyetçi dilin en önemli kavramlarından birisi de vatanseverlik (patriotism) idi. Ama vatanseverliğin esas anlamı, ‘insanları kapsayan’ demektir. Amerika’nın sınırları içinde yaşayan herkese Amerikan denir. Aynı biçimde Anadolu sınırları içinde yaşayan herkese de Türk denir. Türkiye’de etrafa baktığınız zaman etnisite diye bir şey görmezsiniz. Etnisite Türk kimliğinin gerçek bir parçası olamaz. Peki milliyetçiler İslam’ı neden bu kadar vurguladılar. Bana göre cevap şudur; Avrupa gayrimüslimlerle ilgili konularda ciddi biçimde bastırıyordu, onların azınlık olarak görülmesi ve haklarının verilmesini istiyorlardı. Mesela bir Ermeni milleti var. Onları etnik anlamda ayrı olarak görmeniz zararınıza olurdu.

İsmet Paşa’nın aynı dönemde mübadeleler için dini, esas kriter olarak ısrarla öne sürdüğünü görüyoruz. Önce devlet kuruldu, sonra ise onun ulusu yaratıldı. Aynen İtalyan milliyetçilerinden birinin dediği gibi: İtalya’yı kurduk, şimdi İtalyanlar’ı yaratmalıyız. Yani Türkiye’yi kurduk önce, öyleyse şimdi Türkler’i yaratmalıyız. Zannediyorum T.C.’nin ulus yaratma süreci biraz da böyle bir şey. Galiba bu, tüm ulus devletlerin kaderi. Hindistan Hintliler’i yaratmaya çalışıyor, Pakistan ise Pakistanlılar’ı. Sanırım burada şunu söyleyebilirim: T.C. tarafından yaratılan Türkler, Ziya Gökalp’in veya Yusuf Akçura’nın Türkler’i değildir.

Cumhuriyet’in kurduğu milliyetçiliğin içselleştirici unsurları (inclusive) Anadolu’da yaşayan insanları kapsıyordu. Sanıyorum Mustafa Kemal’in meşhur ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ deyişi bu noktada önemli. Kendini Türk olarak görmek meşruluk kaynağı. Aynı şeyi Fransa için düşünün: Bir Yahudi orada yaşıyor, orada doyuyor ve orada eğitim alıyor ama kendini Yahudi olarak görüyor. Ve siz de onu dışarıda bırakıyorsunuz kendini Fransız görmediği için. Bana göre Türk kelimesi ile İngiliz kelimesi aynı şeydir ve kapsayıcı olmalıdır. Düşünün Ermeni-Amerikan vatandaşları, yahut İranlı Kürt vatandaşları vb. işler epey karmaşık gözüküyor ve ben bunun ne zaman değişmeye başlayacağından emin değilim. Tabii bunlar uzun uzun konuşulabilecek konular ama ben burada bitirmek istiyorum. Hepinize çok teşekkür ediyorum.
 
 
 
Doç. Dr. Vedat Bilgin:
Teşekkür ediyorum Sayın Başkan. Konuşmama başlamadan önce hepinizi saygıyla selamlamak istiyorum. Tabii kimlik sorunları etrafında konuşmak oldukça zor. Bir kere bu konuda çok fazla önyargı var. O önyargıları bir defa aşmak gerekiyor. Ayrıca meseleye soğukkanlı bakmak yerine tabular etfarında bakmak gibi bir yanlış da çok yaygın. Ve de resmi politikalar, iletişim imkanlarının bu denli fazl olduğu bir çağda, hepimizi etkiliyor. Elbette bu korkuları bir kenara iterek konuşmak zor, ama bizim böyle yapmamız lazım. Tabii ki bizler için 20. yüzyıl zor bir yüzyıl oldu; çünkü bu ülkede yaşayan insanlar bu yüzyılın başında büyük bir imparatorluğu kaybettiler. Bu imparatorluğu kaybetmenin travması çok büyük oldu ve bunu hala hissediyoruz. Bu travmayı en çok yaşayansa imparatorluğun son dönem aydınlarıdır. Son dönem aydınlarının ortaya attığı fikirler ve gösterdikleri çabalar saygıya değerdi. Mesela, bunlardan biri Sait Halim Paşa’dır. Bu travmayı aydınlar dışında ciddi olarak hisseden insanların başında dönemin yönetici eliti de vardı. Bu yönetici elitin travması, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra giderek resmi bir ideoloji haline dönüştü. Bu da sorunları bugüne kadar taşıyan bir mekanizma oldu adeta. Bu bizim sorun çözme kabiliyetimizi azaltan bir ideoloji, korku ve dogmatik bir anlayış olmuştur. Bu insanların elbette bir araca ihtiyaçları vardı ve batıyı bir araç olarak ele aldılar. Batılılaşma ideolojisinin bu bağlamdaki etkisi çok tahripkar olmuştur. Zira bu ideoloji kendi halkından onay alamayınca yöneticilerde kendi halkından korkan ve ona karşı mesafeli duran bir psikoloji ortaya çıkarmıştır. Bu siyaset gerek din alanındaki özgürleşmenin önündeki en büyük engeldir; gerekse etnik temelli problemlere yol açan en önemli unsurlardan birisidir. Tek parti dönemleri de bu süreci derinleştiren zamanlar olmuştur.

Herşeyden önce, ben, bu ülkeden son derece ümitli olduğumu ifade edeyim. Türkiye bu sorunları çözebilir. Az önce değinilen bölünme kaygısının, şimdi bahsettiğim yönetici elitin travmatik yaklaşımının bir yansıması olduğu kanaatindeyim. Bir defa bundan kurtulmamız lazım. Türkiye 1920’lerdeki görüntüsünden çok ileri bir durumdadır. Hatırlayınız Mustafa Kemal bir banka kurmamız gerekir deyip İş Bankası’nı kurarken etrafta bırakınız bankacılık tecrübesinde sahip olmayı iktisat okumuş bir kişi bile bulamamıştı. Ancak bugünkü Türkiye tabiri caizse eşiğin öbür tarafına atlayan bir ülkedir. Biz artık dünyanın her tarafında okutulan dersleri okuttuğumuz üniversitelere sahibiz. Her alanda iyi yetişmiş bir beyin gücümüz vardır. Eskiden bir beyin göçünden bahsediyorduk, artık bir beyin gücümüz var. Türkiye artık teknolojinin dilini konuşan bir ülkedir. Türkiye sosyal bilimlerin her alanında iyi yetişmiş insanların bulunduğu bir ülkedir. Türkiye bugün dünyaya 100 milyar dolar ihracat yapacak bir ülkedir. Yani Türkiye iyi bir yere gelmiştir. Eski kalıplar artık kırılmıştır. Eski söylemler de geçersiz kılınmıştır. Eski kalıplar içerisindeki anlayış sahipleri de tedirgin olmaktadır. Yani, Türkiye’nin elitleri bir değişimin zorunluluğunu hissetmektedir. Bunun iki sebebinden birincisi 1970’lerde başlayan ama Özal’dan sonra hızlanan sanayileşme hamlesidir; ikincisi de Türkiye’nin demokratikleşme talebidir.

Türkiye’nin değişim talebi toplumun hemen her kesiminde görülmektedir. Artık farklı bir dünyada yaşıyoruz ve bu dünyada konuşacağımız diller de çeşitlenmiştir. Bu çeşitlenmeyi farkeden bir toplum var, ama bunu algılayamayan bir anlayış egemen. Sorun bu çelişkide düğümleniyor. Bu çelişkiyi aşmamız lazım. Türkiye’nin asla bir bölünme korkusu olmaz. Bunu bu kadar emin olarak söylüyorum. Dünyanın hiçbir yerinde böylesine bir kardeş kavgası ve etnik bir çatışma yaşanıp da insanların yine de birarada yaşaması mümkün olmazdı herhalde. Bu durum, ortak bir medeniyet birikiminin hala ne kadar güçlü olduğunu ortaya koyuyor.

Toplumsal yeniden üretimde üç temel kurum vardır: Bunların birincisi ve en temeli evliliktir. Epey saha araştırmasına sahip biri olarak söylüyorum ki Türkiye’deki insanların hala büyük bir kesimi evlilikte etnik kökeni fazlaca önemsemiyor. Bu tarihte de böyleydi; mesela 16. yüzyıldaki bir belgeye bakıyoruz, ifade aynen şöyle: Ekrad Türkmen, yani Kürt Türkmen. İkinci kurum da pazardır. Türkiye özellikle 1980’lerden sonra sivil ekonominin daha fazla geliştiği bir süreç yaşamıştır. Burada etnisite dışına çıkan sayısız ortaklıklar vardır. Onun için pazardaki ayrışmama çok önemlidir. Ben pazarda ortak bir geleceğin unsurlarının var olduğunu ve toplumda bunun yaşandığını düşünüyorum. Bu bakımdan Türkiye’de milliyetçiliği etnik bir mesele olarak görmek fevkalade yanlıştır. Mesela yüz yıl önce Ziya Gökalp etnik milliyetçiliğin değil daha medeniyet ortaklığında bir milliyetçiliğin önemine vurgu yapmıştır. Üçüncü kurum da dindir. Türkiye’de yaşanan onca travmaya rağmen halk bu sorunları nasıl aşabildiğini göstermiştir. Hiç kimse camisini ve ibadetlerini ayırmamıştır. Toplumda var olan bu sivil dinamiğin gücünü farketmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Bu noktada şunu da dile getirmek isterim ki, Türkiye 1980’lerden sonra artık batılılaşma sorununu çözmüştür; batılılaşmadan modernleşmeye geçmiştir. Çünkü sivil toplum sürecin kontrolünü ele almıştır. Sivil toplum da batılılaşma arayışında değildir; o, kendi sorunlarını yine kendi tarihinden ve kaynaklarından beslenerek çözme arayışındadır. Bu bakımdan etnik farklılıklarımız bugünkü bizim toplumumuzun zenginliğidir. Ancak oraya referasn vererek de çözüm üretemeyiz. Çözümü, sivil dinamiklerden beslenen toplumsal süreçler üretecektir. Bunun da iki göstergesinin olduğunu düşünüyorum: Birincisi orta sınıflaşmadır. Türkiye belki de ilk defa orta sınıflaşma sürecini dinamik bir biçimde yaşamaktadır. İkincisi de bireyleşme ve bireysel özgürlük alanının genişlemesidir. Eskiden bireyciliğin olumsuz bir çağrışımı vardı. Türkiye bugün bunları artık aşıyor. Ve kimliklerin çoğulculaşmasına imkan tanınıyor. Bu süreçler istesek de istemesek de devam edecektir. Bize düşen isteyerek çözüm üretimine katkı yapmaktır. Toplumsal olarak çözdüğünüz sorunları politik olarak çözmediğiniz zaman topluma ayak bağı olmuş olursunuz. Bize düşen politik olarak çözülmemiş problemlerin üstüne gitmektir. Bunun için de ben, ‘biz duygusunu’ çok önemsiyorum. Yapılması gereken ‘ben ve öteki’ ikileminden kurtulup ‘biz’in kapsamını genişleterek farklılıkları bu ‘biz’in içine alabilmektir. Bunun için demokrasinin çözüm üretebilir niteliği olduğunu düşünüyorum.

Mevcut sorunların bizi nereye götürebileceği konusunda şunu düşünebiliriz: Birincisi ‘ayrışma’, ikincisi ‘asimilasyon’, üçüncüsü de ‘entegrasyon’. Biz bu süreçte zenginleşerek entegrasyonu gerçekleştirebiliriz. O zaman bizim milliyetçiliğimiz ortak bir değerler zemini yaratma alanı haline gelebilir. Eğer bunu başaramazsak, sivil toplumun gerisinde kalmış bir aydınlar zümresi olarak tarihin kayıtlarında yer alırız. Ben, Türkiye’nin hepimizi harekete geçirebilecek kadar dinamik ve hareketli olduğunu düşünüyorum. Onun için sivil toplumun güçlenmesi gerektiğine inanıyorum. Sivil toplumun üreteceği ortak bir akıl var ve bu ortak akla hepimizin ihtiyacı var. Saygılar sunuyorum.
 
 

Dr. İbrahim Kalın:
Teşekkür ederim Sayın Başkan. Ben de sözlerime başlamadan önce bu programı organize eden Ekopolitik’e ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Hakikaten önemli bir zamanda önemli bir konuyu gündeme getiriyorlar. Ben, öncelikle konuştuğumuz meselenin siyasal ve sosyal bağlamına değinip ondan sonra kimlik meselesine gelmek istiyorum. Türkiye’de hemen her konuyu polarize olarak tartışan bir toplumuz. Bu belki de, Vamık Hoca’nın sıkça kullandığı gibi, yaşadığımız travmanın bir sonucu. Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne ne kadar sorunumuz varsa bunları genelde büyük kutuplaşmalar içerisinde tartışıyoruz. Birçok meseleyi varoluşsal bir mesele olarak ortaya koyduğumuzda hareket alanımız da çok daralıyor. Belki de siyasetin yapması gereken en önemli şey, bu polarizasyonu minimize etmek ama siyaset de tanımı gereği bu tür kutuplaşmalar üzerinden ayakta duran bir müessese. Bunun altını çizerek başlamak istiyorum.

Türkiye’de kimlik sorununu tartışırken biz aslında aynı zamanda bir kavramlar dizgesini de tartışmak zorundayız. Sadece tek başına kimlik diye birşeyi tartışamayız. Biz kimlikle beraber devleti, demokrasiyi, iktidarı ve iktidar paylaşımını da tartışıyoruz. Zira tüm bunlar birbirleriyle yakından ilgili. Mesela, Cumhuriyet’in o tasfiye edici modernleşme hareketine baktığınız zaman bunu iktidar mücadelelerinden bağımsız bir şekilde düşünmek mümkün değil. Bugün devam eden siyaset kavgası da iktidar mücadelesi ile yakından ilgilidir. Dolayısıyla kimlik meselesini tartışırken bu kavramlar dizgesini de akılda tutmak gerekiyor.

Benim ‘Cumhuriyet’in iki derin korkusu’ dediğim bir şey var, onun da altını çizmek lazım. Başından beri Cumhuriyet’in iki temel korkusundan biri din meselesidir, ikincisi de etnisite meselesidir. Buna belki 60-70’li yıllarda bir de sol hareketler de (veya daha genel olarak ideolojik hareketler diyelim) eklendi. Yani sonuç olarak baktığınız zaman, memleketin çözemediği ve kutuplaştığı iki temel meselenin din ve etnisite olduğunu görürsünüz. Laik-anti laik meselesi ve bir de Türk-Kürt meselesi. Burada bir ifrat ve tefrit arasında olma hali var. Bir tarafta bu kimlikleri yok sayan indirgemeci bir vatandaşlık tanımı var; öbür tarafta ise bütün kimliklerin maksimal düzeyde donanması gerektiğini savunan talepler var. Her iki durumda da, bütünleşmeden ziyade polarizasyonu derinleştiren bir tablo çıkıyor. Tüm kimlikleri yok saydığınız zaman önünüze baskı çıkıyor. Ama tüm kimlikler belirgin hale gelsin ve orta yere çıksın dediğiniz zaman da meseleyi öte taraftan zorlaştırıyorsunuz. Bunu kimlik siyaseti olarak da düşünebilirsiniz ve bu önemli sorunlar da yaratmaktadır. Kimlik talebinden farklı olarak kimlik siyasetinden kastım da, belli bir grubu bütünden ayrıştırarak sadece o kimlik etrafında bir tanım yaparak parçadan bütüne doğru bakılmasıdır. Kimlik siyasetininin kimlik taleplerinden ziyade başka taleplerinin de olduğunu bu noktada sorun olarak ortaya çıkan süreçler olarak üç noktaya temas ediyorum. Bunlardan birincisi bir homojenleştirme sürecinin yaşanmasıdır. Birisi Kürtlerden bahsederken ‘biz Kürtler şöyleyiz’ diye genelleştirir herşeyi. İkincisi de değerlerin araçsallaştırılması diye bir durum yaşıyoruz. Yani kimlik siyasetini güçlendirecek birtakım taleplerde bulunuyorsunuz, ama bu taleplerin kendisi değer ifade etmeyip birşeyin aracı oldukları için değerleri de araçsallaştırmış oluyor. Üçüncüsü de şimdiye dek bu toplantıda asabiyet genel olarak olumlu anlamda kullanıldı ama asabiyetçiliğin olumsuz bir tarafı da var; mikro milliyetçiliği destekleyen bir yönü de var. Bunun en temel problemi de çatışmacı kimlikler üretmesidir. Yani, bizatihi kendine dayanan değil de birşeyin karşısında inşa edilen kimlikler ortaya çıkıyor. İşte Kürtlük karşısında Türklük veya Türklük karşısında Kürtlük gibi. Bu da çözülmeyi derinleştiren bir etkiye sahip.

Bir diğer sorun da etnik kimliklerin bir dünya görüşü gibi ikame edilmesidir. Siz bir kimliği bir dünya görüşü gibi ortaya koyarsanız geriye konuşacak bir şey bırakmıyorsunuz. O zaman insanlar bunları varoluşsal bir şey olarak görüyor. Halbuki baktığınız zaman Türk olarak doğmuş olmak tek başına değer yüklü bir şey ifade etmez, zira bunu siz seçmediniz. Ancak önemli olan sizin o kimliği nasıl donattığınız meselesidir. Zira, bunu bilinçli olarak yaptığınız zaman etnik bir kimlik hiçbir zaman bir dünya görüşü haline gelmez. Çünkü normalde insanın daha üst bir anlam arayışı vardır. Tabi burada Cumhuriyet’in modernleşme projesinin başarılı olamaması veya beraberinde getirdiği sıkıntılar vardır. Şerif Mardin hocanın dediği, ‘Cumhuriyet bir ahlak üretemedi’ dediği noktalarda belki de cevapları aramak lazım.

Bugün ulus devletin tek katmanlı kimlik bakışı ile küreselleşmenin getirdiği çeşitlilik temelli anlayış arasında bir gerilim var. Bunu Türkiye’de de yaşıyoruz. 1920’lerde normal olan birtakım tanımlar ve açıklamalar, 21. yüzyılın Türkiye’sine uymadığı gibi gidilmek istenen yere de uygun değil. Fakat öte yandan küreselleşme ile beraber kimliklerin çözülmesine de bir tepki var. Aslında bugün milliyetçilik dediğimiz şey biraz da bu sürece bir tepki, merkezin kaybediliyor olmasına bir tepki. Büyük bir dönüşüm var, ama birtakım korkularla bu dönüşüm engellenmeye veya istikameti farklı bir yöne çekilmeye çalışıyor.

Etnik temelli bir ulus devlet anlayışı, 19. yüzyılın şartlarında ulus devleti garanti eden unsurlardan birisiydi. Ama bugün ulus devleti zayıflatan bir unsur haline geldi. Nasıl Avrupa’da milliyetçilik modern ulus devletlerin ortaya çıkmasına neden olduysa Osmanlı’nın da yıkılmasına neden olmuştur. Bugün de etnisite temelli böyle bir tanımlama yapmaya başladığınız anda aslında o devleti ve toplumu birarada tutmuyorsunuz, tam tersinde farklı kimlikleri marjinalize ederek çatışma ortamını körüklüyorsunuz. Dolayısıyla birarada nasıl yaşayacağız, ortak bir toplumsal mukavele yeniden nasıl yapacağız soruları 21. yüzyıl Türkiye’sini en önemli meselelerindendir. Fakat ben burada özellikle Kürt meselesiyle ilgili olarak kimlik müzakereleri yapılırken bir noktanın altını çizmek istiyorum. Kültürel haklar dili beni öteden beri rahatsız etmiştir. Zira şöyle bir varsayıma dayanıyor: Türkler’le Kürtler’in kültürleri birbirinden o kadar farklı ki, Kürtler’in birtakım kültürel haklara kavuşması gerekiyor. Dolayısıyla kültürel hakları tanıdığınız zaman birtakım sorunlar aşılabilir. Bu düşüncenin haklılık payı olmasına rağmen eğer bu kültürel haklar ile Kürtler’in ne kadar farklı olduğu vurgusu varsa (mesela Fransızlar’la Almanlar’ın birbirinden farklı olması gibi) o zaman burada bir yanılgı söz konusudur. Ben Türkler’le Kürtler’in kültürel unsurlarını alt alta koyduğum zaman %90-95 aynı şeyler olduğunu görüyorum; görebildiğim en büyük fark ise dildir. Kürtçe dışında Türkler’le Kürtler arasında kültürel olarak baktığınız zaman büyük bir fark yoktur. Dolayısıyla, bu kültürel haklar meselesini ve Kürtler’in kültürel olarak çok farklı olduğu varsayımını haklılaştıracak bir şey ben acizane görmüyorum (ailemin bir kısmı da Kürt kökenli olmasına rağmen). Demek ki eğer bu işin mirengi noktası dil ise bunun üzerine kafa yormamız gerekiyor.

Bir diğer konu da şudur: Emin Maalouf’un ‘Ölümcül Kimlikler’ adlı kitabında yaptığı bir analizde de olduğu gibi, hem Lübnanlı bir Hıristiyan olmak, ama hem de İslam’ın Kitabı Kur’an’ın dili olan Arapça’yı anadil olarak kullanan ikircikli bir durumum olmuştur diyor. Yani bir yandan hakim kültür olan İslam kültürünün son derece içinde, ama öbür yandan Hıristiyan olduğu için de batı kültürünün parçası gibi. O buna ‘arafta olmanın avantajları’ diyor. Ancak baktığınız zaman Maruf gibi (ya da Edward Said gibi) topluma göre daha aydın ve elit kimselerin özel tecrübelerinin toplumun genel katmanlarında ve reel zemininde aynen karşılık bulmasını beklemek bana pek doğru gibi gelmiyor. yani bu aydınlar arafta olmalarının avantajlarını yaratıcı bir enerjiye dönüştürebilmişlerdir. Ancak ortalama bir vatandaş için aynı şey geçerli midir diye sorarsak bunu sorgulamamız gerekir diye düşünüyorum. Bunu şunun için söylüyorum: Eğer ben çıkıp bu kürsüde ‘ben Türkler’i temsilen konuşuyorum’ dersem, bir başkası da aynı şeyi Kürtler’i temsilen yaparsa, yani bir kimlik inşasına girecek olursak o zaman daha problemin en başında temel terimlerde anlaşamıyoruz gibi bir sonuç ortaya çıkarıyor. Yani daha en başta ben filanca kimlik adına konuşuyorum diye başlamak, en sonda birlikte yaşama iradesini nasıl ortaya koyacağımız hususunda ciddi endişeleri de beraberinde getiriyor.

Burada ‘ortak iyi’ meselesine de kısaca temas etmek istiyorum. Bu derece kültürel kimlikten ve haklardan bahsederek en sonunda ‘paralel toplumlar’ üretmek kaygısını taşıyorum. Eğer herkes kültürel hakları iyice tanımlansın ve bundan pay alsın noktasında bırakırsak meseleyi, o zaman paralel toplumlar üretiriz. İşte bugün bunu batı toplumlarında görüyoruz; çokkültürlü toplumların belki de en çok uğraştığı meselelerden birisidir bu. Paralel toplumlar ürettiğinizde ne yapıyorsunuz, gettolaşmaya da zemin hazırlıyorsunuz. Amerikalı sosyal bilimciler, 30’lu 40’lı yıllarda ‘erime potası’ modelini ortaya atmışlardı; böylelikle Amerika’ya gelen büyük göçmen kitleleri harmonize edebileceklerdi. İşte herkes bu erime potası içinde kendine bir yer bulacak ve Amerikan rüyası dediğimiz şey gerçekleşecek. Fakat süreç içerisinde bunun çok da böyle olmadığı görüldü. Çünkü farklı kimlikler ve aidiyete sahip gruplar, kendilerini kozmik bir kimlik çorbasının parçası olarak görmek istemediler. Bu da gettolaşmaya yol açtı. Yahudi gettolar oluştu, Porto Rikolu gettolar oluştu, İtalyan gettolar oluştu vs. Baktılar ki bu erişme potası modeli pek başarılı olmuyor, biz bundan ‘salata tabağı’ modeline geçelim dediler. Yani herkesi birbirine karıştırmaktansa yanyana koyalım. Büyük tecrübesine rağmen 21. yüzyılda Amerika’da bile ‘toplumsal entegrasyonu nasıl sağlayacağız’ sorunu hala çözülebilmiş değil. Bizim de kimlikle ilgili tüm bu süreçleri konuşurken ‘ortak bir iyi etrafında nasıl buluşabiliriz’ sorunu da konuşmamız gerekir. En başında bu kimlikleri parçalar halinde ortaya koyduğumuzda gidecek fazla bir yerimiz yok diye düşünüyorum. Daha da önemlisi Türkiye’nin hızla yaşadığı kültürel kapitalistleşme ve benzeri sorunlar var. Son dönemdeki birçok başarılı adıma rağmen, Türkiye bir yandan da bir sıradanlaşma yaşıyor, televole kültürünün yayagınlaşmasını yaşıyor. Yani vasat olanın kutsallaştırıldığı bir süreç yaşıyor Türkiye. Sanıyorum bu süreçten herkes muzdarip. Burada ortak iyi kavramını inşa ederken, kültürel vasatı nasıl yükseltiriz sorusunu da beraberinde sormamız gerekiyor. Çünkü bu tüketim kültürüne daha fazla entegrasyon süreci bizi daha fazla özgürleştirmiyor. Bu süreç sanki kültürlerin daha fazla kendini ifade etmesine imkan sağlıyor ama öte yandan kültürleri iyice sığlaştırıyor. Bunun yansıması da, en başta bahsettiğim, polarizasyonları sınırlandıramamamız şeklinde oluyor. Yani polarizasyonları ortadan kaldıracak ortak bir vasatı nasıl inşa ederiz, ortak iyi üzerinde nasıl uzlaşırız diye tekrar düşünmemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Çok teşekkür ederim.
 
 
 
Müfit Yüksel:
Şimdiye kadar birçok konu konuşuldu ve birçok konuya da temas edildi. Az önce devletin çözemediği en temel iki mesele olarak din meselesi ve etnik mesele olarak da Kürt meselesinden bahsedildi. Ben bunun her ikisini de kendisinde barındıran bir insan olarak, yani dindar bir Kürt olarak konuşacağım. İmparatorluk bakiyesi olan bir ülkede nasıl bir çatının sadra şifa olacağı ve ne tür çözümlerin mümkün olacağı konuşuldu. 1774’ten itibaren kendi başına ayakta durma kabiliyetinde zorlanan bir siyasi yapılanmadan bahsediyoruz. İttifaklar ve uluslararası anlaşmalarla ayakta durmaya çalışan bir yapı vardı bu ülkede. Bu yüzden de sorunları da uluslararası hale gelen ve kendi iç sorunlarını çözemeyen bir siyasi yapı. Elbette imparatorluktan ulus devlete geçiş süreci son derece sancılı ve zor olmuştur.

Kürt meselesini anlamaya çalışırken Abbasiler’den itibaren oluşan bir ortak kültürden bahsediyorum. Kürtler’le bilhassa Türkler’i biraraya getiren ve aynı çatı altına toplayan Abbasi hilafet geleneği söz konusu. Mesela Tuğrul Bey, Bağdat’a Abbasi halifesini kurtarmaya giderken askerlerinin çoğu Kürt idi. Daha sonraki dönemlerde Osmanlı-Safevi çatışmalarında da Kürtler’in büyük oranda İstanbul’u tercih etmeleri vb. süreçler. Fakat bugüne gelindiğinde ne oldu da Kürt meselesi bu hale geldi? Bana göre burada devletin 1774’ten itibaren kendi sorunlarını çözebilme yeteneğini gittikçe kaybetmesi önemli rol oynamıştır. Aynı zamanda, bu coğrafyanın yaşadığı modernleşme süreci buralara bir parçalanma ve çatışma getirdi. Şimdiki soru tekrar nasıl ortak bir paydanın oluşturulabileceği sorusudur. Ancak ortak yaşamak asimilasyon aynı şeyler değildir.

Çatıyı oluştururken din son derece önemlidir. Türkiye’deki seküler aydınların maalesef çoğu din meselesini görmezden gelmeye meyilli. Elbette modern hayatın getirdiği bireysel yaşam alanları ve özgürlük alanları çok önemli; ama bir din veya medeniyet kadar ortak değer üretme imkanına sahip değildir. Bu bakımdan bu sorunların sadece demokratik açılımla çözülebileceğini savunmak eksik olacaktır.

Burada bir de kısaca Alevilik-Bektaşilik meselesine girmek istiyorum. Alevilik meselesinin elbette tarihi kaynakları var ama burada ona fazla girmeyeceğim. Sadece şunu söyleyeyim, Osmanlı döneminde, Aleviler’in birçoğu Safevi taraftarı diye birtakım zulümlere ve baskılara maruz kaldılar. Yani işin siyasi boyutu daha öne çıkıyordu. Ancak Kasr-ı Şirin Anlaşması’ndan sonra ilişkilerde belli bir oranda normalleşme görüyoruz. Ondan sonra Osmanlı Alevileri Hacı Bektaş-ı Veli dergahları zemininde onları legalleştiriyor. Hatta bu süreçte bazı Alevi kızılbaş dede ocaklarına imtiyaz da veriliyor. Bunlar vergiden ve rusumdan muaf tutuluyordu. 1826’da Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla birlikte Alevilik-Bektaşilik için bu yasal şemsiye de kaldırıldı. Bu da ciddi sorunlar doğurdu. Tabii Tekke ve Zaviyeler Kanunu çıkıp da Hacı Bektaş-ı Veli Dergahı da müzeye dönüşünce acı Bektaş-ı Veli Dergahı da müzeye dönüşünce Alevi kimliği de sekteye uğradı. Bu bakımdan Cumhuriyet’in tektipleştirme projesi başarısız olmuştur. Ancak yeni dönemde farklı kimlikler taleplerini daha açıkça ortaya koymaya başladı ve Aleviler de belli taleplerini izhar etmeye başladılar. Baktığınız zaman 1970’lerde Alevilik üzerinde sanki sol bir örtü vardı. O örtü de Soğuk Savaş’ın bitimiyle ortadan kalktı. Ondan sonra Alevi kimliği daha yalın bir biçimde kaldı. Ayrıca Avrupa’daki Alevi diasporasını da unutmamak lazım. Bu farklılıkların çoğaldığı ve taleplerle dile getirildiği bir ortamda 1920’lerin anlayışının bir çözüm getiremediği de aşikardır. Çünkü talepler çok farklılamıştır; mesela Avrupa’daki Alevi federasyonları Aleviliğin ayrı bir din olarak tescil edilmesini talep ediyor. Halbuki bu son derece sıkıntılı bir süreç doğurur; bugüne kadarki gayrimüslim kategorisini değiştirir ve bu da Türkiye’de ciddi sorunlar yaratır. Bu noktada cemevleri meselesinin de çözülmesi gerekmektedir. Bu cemevlerinin belli anayasal garantiler altına alınması gerekir. Yoksa Aleviliğin farklı bir din olarak tanınması gibi bir şey gerçek olursa o zaman cemevlerinin statüsü de farklı olacaktır. Ancak Aleviliğin tarihsel statüsü onun İslam’dan farklı bir yere konumlanmasına izin vermez. Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun değiştirilmesi veya kaldırılması bu noktada önemli diye düşünüyorum; zira bu yolla Alevi-Bektaşi dergahlarının önü açılabilir ve bu sorun giderilebilir.

Kürt sorununa gelince bazıları bu sorunla ilgili şunu söylüyor: Orada, o bölgede, bir feodalite var ve bu da Kürt sorununu doğuruyor. Ben bir sosyolog olarak şunu görüyorum; oradaki yapıya foedalite demek ne derece doğrudur bundan şüpheliyim. Çünkü Kürt toplumunda ciddi bir mobilite var; halbuki Avrupa feodalitesinde mobilite yoktu. Bu mobilitenin en önemli kaynağı ise eğitimdir. Tabii eskiden Kürt medreseleri var, gerçi kısmen bugün de var, ve bu medreseler mobiliteyi sağlıyordu. Hangi toplumsal tabakadan gelirse gelsin medrese eğitiminden gelen insan yukarı çıkabiliyordu. Bu bakımdan feodalite tanımının oraya uymadığı kanaatindeyim. Ayrıca geleneksel anlamdaki aşiretler ve yapılar, modern anlamdaki bir milliyetçiliğin önündeki en önemli engellerdi. Modern milliyetçiliğe bulaşmamış bir toplumsal yapının nasıl modern bir ayrılıkçılık ürettiğini anlamak mümkün değildir. Bugün Kürt etnik hareketinin önde gelenlerine baktığınızda daha çok 1960’lı yıllarda sol marksist geleneğe bulaşmış ve bu bakımdan hem modernleşmiş hem de ideolojikleşmiş bir yapıda olduklarını görüyorsunuz. Sonuç olarak Doğu’daki Kürt toplumun, modernleşmemiş olan toplumun, etnik bir ayrılıkçılık yaratabileceği yönündeki tezleri doğru bulmuyorum. Teşekkür ediyorum.
 

 
 
 

 SONUÇ OTURUMU:
 
DEĞERLENDİRME VE SONUÇLARIN TARTIŞILMASI:
 
 
 
 
 
 
 
Moderatör: Avni Özgürel
 
 
Değerlendirme: Prof. Dr. Vamık D. Volkan
 
 
 
Prof. Dr. Vamık D. Volkan:
Toplumlarda problemler psikoloji nedeniyle ortaya çıkmaz. Sorunlar, gerçek dünyada oluşan olaylarla, örneğin ekonomik ve politik kökenli olarak ortaya çıkar. Psikoloji, ortaya çıkan sorunlara bulaşırsa durum kötüleşir.

Zeytinyağı dökülmüş bir basketbol sahasını düşünün. Normal bir basketbol sahasında iki takım gider gelir ve birbirleri ile kurallar dahilinde mücedele eder. Ancak zeytinyağı dökülmüş bir basketbol sahasında böyle normal bir müsabakaya şahit olamazsınız. Burada psikolojinin görevi, durumu çözmektir. Bizim işimiz zeytinyağını silmektir. Ve böylece daha gerçekçi bir diyalog ve olumlu bir çözüm için zemin hazırlamaktır.

Kimlik şimdi Türkiye'deki moda bir deyimle öznel bir sezgidir.
Siz bir şahıs olarak Cumhurbaşkanı’nın yanında nasıl bir kişiliğe bürünüyorsunuz? Asker iken ne oluyorsunuz? Veya anne-babanızın yanında nasıl birisiniz? Evde nasıl birisiniz? İşyerinde nasılsınız?

Dünyada pek çok farklı grup vardır. Etnik gruplar (mesela Sırplar), dini gruplar (mesela Katolikler), politik-ideolojik gruplar (mesela Komunistler) vs. Bana kalırsa en önemli kimlik etnik kimliktir.

Bu bağlamda Narsizm üzerinde düşünmeliyiz. Narsizm herkesin düşündüğünün aksine fena bir kelime değildir. Herkes kendisini sevmelidir. Ancak bunun bir ölçüsü olmalıdır. Abartılmış narsizm tehlikeli olabilir. Her siyasi-ekonomik yapı çöktüğünde bu tür abartılmış narsizm örnekleri ile karşılaşırız. Örneğin, Sovyetler Birligi çöktüğünde Ruslar bazında buna şahit olduk. Yugoslavya'nın parçalanması ile Sırplarda da bunu gorduk. Bizim Osmanlı İmparatorluğu'nu müteakip ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti ile de böylesi abartılmış bir narsizm ile karşılaştık. "Bir Türk dünyaya bedeldir" sözü üzerine biraz düşünelim. Ancak diğer yandan şunu da unutmayalım ki bu narsizme bir ölçüde ihtiyacımız da vardı. Bu süreçte batılılaşmaya çalıştık. Batılılara benzemeye çalıştık; ancak birinci sınıf bir Batı ülkesi olamadık. İkinci sınıf olduk. Bu da bir aşağılanma duygusu üretti.

Burada şunu da unutmayalım ki, yeterli derecede narsist olmayan lider iyi bir lider değildir. Hepimizin kendisini sevmeye ihtiyacı vardır. Önemli olan bu sevginin başkalarının aleyhinde gelişmemesidir. Mazoşist veya sadist bir narsizm tehlikelidir.


Toplumsal karmaşalar döneminde liderler bağlamında iki farklı toplumsal süreçle karşılaşırız: 

1-  Narsist süreç. 

2-  Paranoid süreç.


Bu süreçlerde onarıcı ve yıkıcı liderler üretir. Bizim açımızdan düşünürsek Mustafa Kemal, imparatorluğu kaybetmiş bizler için onarıcı liderlik yapmıştır.

Büyük gruplarda daima gerilmeler olur. Bu doğal bir süreçtir. Bu gerilmeler gerilemelere (regression) neden olabilir. Bu gerilme süreçleri krizlere evrildiğinde liderin tavrı büyük önem taşır. Lider fantezi ile gerçeği iyi ayırabilirse iyi bir süreç başlar. Tersi durumda toplumda bir ayrılık başlar. "Biz kimiz?" sorusu sorulmaya başlanır.

Türkiye'de bu durumlar nasıl gözlemleniyor? Türkiye'de bir gerileme kuru var mı? Kesin olan biz kimiz sorusunu sorduğumuzdur? (Batılı mıyız? Doğulu muyuz?) Bu sorgulama sürecine şu an din de karışmış durumda. Soğuk Savaş sırasında komünizme karşı Amerika'nın da desteklediği "Yeşil Kuşak" süreçlerini düşünelim. Bu süreçler Soğuk Savaş sonrası zeminini kaybettiği için başka türlü beklenmedik süreçleri üretti (Taliban-Afganistan). Hiç kuşku yok ki; Türkiye'ye de bu süreçlerin bir etkisi var. Dolayısıyla Türkiye'de etnik ve dini gerilmelerin biraraya geldiği birtakım süreçler yaşanıyor. Bu tür süreçlerde toplumların ilkel mekanizmalarını çalıştırmaya başladığını bilelim.

Yaşadığımız hayatta sürekli içeri almalar ve dışavurmalar yaşarız. Bazı şeyleri kabul ederiz (içselleştiririz); bazı şeyleri de tükürürüz (dışavururuz). Toplumda gerileme var ise liderlerin propagandalarına körü körüne inanmalar ortaya çıkar. Lider paranoid reaksiyon gösterirse işler karışır. Arnavutluk'a gittiğimde havaalanına indiğimde tam 7,500 bunker (sığınak) ile karşılaştım. Enver Hoca, Komünist zamanlarda bu bunkerleri yapmış. Küçücük Arnavutluk'ta 7,500 bunker; bir düşünün. Liderin paranoid reaksiyonunun neler üretebileceğinin açık bir kanıtı. Bunlar tabii ki psikolojik bunkerlar. Burada tabii ki abartılmış bir şizofreni haliyle karşı karşıyayız.

Burada hudut problemlerini düşünelim. İki türlü hudut vardır:

1- Yasal hudut.

2- Psikolojik hudut.


İlki, nispeten daha kolay çözümlenebilecek cinstendir. Ancak onda bile büyük problemler yaşanır. İkincisi ise çok daha zordur. Türkiye'deki türban meselesini düşünelim. Türban sembol olma itibariyle bir hudut meselesine dönüşmüştür. Soruna el atan bir başkasının alanına tecavüz etmiş gibidir.

Bu bağlamda işlerin başlangıçla ne kadar alakalı olduğunu anlatmak için Amerika'dan bahsetmek istiyorum. Amerika'daki Hıristiyanlık Avrupa'da olduğu gibi kültürel değil. Avrupa'da yüzyıllarca yıllık tecrübeden sonra Hristiyanlık kültürel bir forma dönüşmüştür. Amerika ise sentetik bir ülkedir. Dini gruplar tarafından kurulmuş. Bu yüzden bu başlangıç hala orayı etkiliyor. Amerika'da halkın %30'u abartılmış bir dini düşünceye sahip. Bu kriz dönemlerinde daha da artar; hatta politik düzlemi dahi belirleyebilir. Bir ölçüde bunun böyle olduğunu 11 Eylül'den sonra gördük.

Kendimize dönelim.Tarih nasıl başladıysa öyle devam ediyor. Şimdi bakın; Türkiye'de başa döndük: Ergenekon. Herşeyi kaybettiğini düşünen yapı çaresizlik anında en başa döner. İlk hatıraya, ilk kurtuluş mitine geri döner. Gerileme yaşayan toplumda "tarihi imge" kendini gösterir.

Her büyük grubun başına bir trajedi gelmiştir. Bireyler bazında yaşanan trajedilerde yaslar tutulduğu gibi toplumsal bazda da yaslar tutulur; trajedi paylaşılır. Nasıl birini kaybettiğimizde cenaze evine gittiğimizde onun acısını paylaşır ve yaşadığımız için kendimizi kabahatli hissedersek toplumsal bazda tutulan yas bir kuşaktan diğerine aktarılarak adeta bir toplumsal ödev haline getirilir. Çocuklar babalarınca kendi yapamadıklarını yapmakla görevlendirilir. Bir kuşak sonrakine ödevler yüklenir. Sonraki kuşak büyük trajediyi yaşamasa da bunun kabahatinin sorumluluğunu paylaşır. "Yaşama kabahati" denilen şey de budur.

Toplum bazen gideceği yolları bulamıyor. Kendini ortaya koyamıyor (assertive olamıyor). Bir olay oluyor. Bu bizim kimliğimizi ortaya koyacağımız birşey oluyor. Yas tutamıyoruz. Gelecek neslin ödevleri aynı olayla ilgili. Bu ödevler bir nesli diğerine bağlıyor. Toplum bu şartlarda regresyona girerse çaresizlik içindeki toplum seçilmiş travmalara yönelir.

Bu noktada "zaman çökmesi" dediğimiz durumla karşılaşırız. Toplum geriye döner. Sırplar Kosova’ya (1389) döner. Yunanlılar Megali İdea'yı gerçekleştireceğiz derler. Ruslar eski Sovyetleri özler. Biz Türkler de belki Osmanlı nostaljisi içine düşeriz. Kaybedilen topraklar geri alınmalıdır.

Burada bir başka problemle karşılaşırız. Toplum kendisini kirlettiğini düşündüğü ya da yaşanan trajedinin acılarını hatırlatan şeylerden uzaklaşmak ister. Buna arındırma ya da saflaştırma (purification) psikolojisi diyoruz. Dildeki arındırma bu açıdan ilginç ve dikkat çekicidir. Nasıl Arapça ve Farsça kelimeleri attığımızı düşünelim. Daha ilerisi nüfus mübadelelerini düşünelim (Techir!) İsimleri değiştirmeyi düşünelim. Bütün bunlarda eskiyi ortadan kaldırma davranışını görüyoruz.

Bir ülkede gerileme olduğunda liderin karakteri önem kazanır. Bu yüzden liderlerin şahsiyetleri fevkalade önemlidir.

Burada pek çok şeyden bahsettik ve genelde olumlu şeylerden söz ettik. Birarada yaşarız, uzlaşırız dedik ve barış mesajları verdik. Ancak birbirimizi “geberttiğimizden” hiç bahsetmedik. İnsanoğlu iyilikler yapsa da çok ciddi bir fenalık yapma kapasitesine de sahiptir. Bunu unutmayalım. Yoksa kendimizi aldatırız. Herşey güllük gülistanlık gitmez; her zaman ters şeyler olabilir, buna hazırlanmalıyız. Herkes farklı olma potansiyeline sahiptir. Ben sizin gibi olamam. Bir yerde farklıyım. O halde sizinle benim aramda bir hudut olması lazım. Tüm bu sorun bu hududu nasıl barış içinde ve tarafları memnun edecek şekilde çizebileceğimizdir.

Bu noktada "akordiyon fenomeni"nden bahsetmek istiyorum. Grupları biraraya getirdiğiniz zaman bu akordiyon hareketini gözlemlersiniz. Farklı grupların bir süre birbiri ile konuşmasını müteakip hemen barışabilecekleri zehabına kapılırsınız. Halbuki bu akordiyonun sıfır noktasındaki kapanma halidir. Bir de tam tersi hal vardır. Bu halde akordiyon tam olarak açılmıştır ve iki kutup birbiri ile kopma noktasına gelmiştir. Her iki hal de tehlikelidir. İdeal ve normal hal akordiyonun müzik verdiği açılma kapanma halleridir. Toplum bu şekilde normal çalışma temposuna kavuşur; akordiyonun müzik temposuna kavuşması gibi. Toplum kendi kanalını bulur, çatışır barışır ve yaşamaya devam eder. Çünkü, bir prosedür içindedir. Her koşulda bu süreç devam etmelidir. Tehditler, saldırılar ve kayıplar olsa da toplumsal süreçler devam etmelidir: Akordiyon çalmalıdır.

Gruplar biraraya getirildiğinde, yaşanan bir başka problem de bir grubun sözcülüğünün karşı gruptan birinin üstlenmesidir. Bu doğal bir durum olmadığı için süreçlerde karışmaya (confusion) neden olabilir. Her grubun kendi adamlarının kendi grupları adına konuşması gerekir.

Bir başka vurgulamak istediğim nokta küçük şeylerin büyümesi halinde korkunç felaketlere dönüşebilme tehlikesinin varlığıdır. Küçük bir sinir çatışması bir büyük savaşı tetikleyebilir.

Yas tutma meselesi, tüm konuşmalarımız bakımından büyük önem taşıyor. Biz, yas tutamayan bir milletiz. Feroz Ahmad'ın bahsettiği, Osmanlı nostaljisi herhalde bu sorunla alakalı olsa gerek. Osmanlı ile neler kaybettiğimizi düşünelim. Beş milyon kişi hayatını kaybederken beş milyon kişi de muhacir oldu. Bu korkunç bir durum. Kaybettiğimiz topraklar ve prestij kaybını da bunun üstüne koyarsanız, ortaya hazin bir tablo çıkar.

Burada herşeye rağmen, gelişen bir Türk hüviyetinin olduğunu da görelim. Ben, mesela bunun işaretlerinden biriyim. Ben kimseyi taklit etmiyorum. Bir disiplin geliştirdim ve gittiğim heryerde Türk olduğumu da söyleyerek yaptıklarımı anlatıyorum. Burada başarısız bir Türk hüviyeti olduğunu da söyleyemeyiz.

Sevdiğiniz insanları ölene dek hatırlarsınız. Toplum onları hatırlamak için heykeller yapar. Haketme ideolojisi geliştirir. Mağdur olma durumlarını düşünür. "Ben diğerlerinden daha iyiyim" der. "Bizim yemeklerimiz Polonyalılardan daha iyidir" deriz. Veya "biz daha iyi savaşırız" deriz.

Türkiye olarak geldiğimiz şu noktada şimdi bir başka arındırma sürecine girmiş durumdayız. Buna ben Cumhuriyet'in kuruluşundaki ilk arındırma ile karşılaştırdığımda ikinci arındırma dönemi diyorum. Bu bağlamda geçmişi aşağılamak kadar geçmişi yüceltmek de bir inkara dönüşebilir. Geçmişin bazı kısımlarını tutarsak bu iyidir.

Şunu unutmayalım ki;  insanoğlunun yapısı gereği öldürme işi her zaman konuşmadan fazla olmuştur. Konuşma süreci daha ekonomik olsa da insan pahalı öldürme yöntemleri kullanarak birbirine üstünlük taslamaya çalışır. Toplumsal süreçler de işler rayından çıkma istikametine girdiğinde aklı başında birinin çıkıp "ayıp" demesi lazım. Yoksa işler allak bullak olur ve içinden çıkılmaz bir hal alır. Bu hallerde birilerinin çıkıp "ayıp!" diye bağırması lazım.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ÇALIŞTAYDAN FOTOĞRAFLAR:
 
 
 
 
 
 
 
                                                       
 
                                                         
 
                                                        
 
                                                        
                 
                                                                                         
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
  
 
 
 
 
 
 
 
Copyright © Vamık D. Volkan and Özler Aykan 2007.
 
All rights reserved.
 
 
 
Policies & Info / Accessibility / Sitemap / RSS / JSON
 Webmaster: Oa Publishing Co. 
Editor: Ö–zler AYKAN
Last modified on: Apr 20, 2016